Nişanyan ve İktidarın Zehirli Okları

Herkes yine, yeniden Sevan Nişanyan’ın peşine düşmüş durumda. Yüce ve cüce Türk adaleti kendisini İslam Peygamberi’ne yönelik sözleri nedeniyle bir yıl 45 gün hapis cezasına çarptırmış durumda. Hazır hükümet mensupları ”Başbakan’ımız Obama’dan daha yetkili” tadında esprileri de koyverirken kararın siyasi olduğuna dair aramızdan şüphe edenleri hızla denize atma vakti geldi bile.

Eyüp Can Radikal’de Nişanyan’a yönelik hukuki saldırıyı ”ifade özgürlüğü” üstünden ele almış. Twitter’da olaylarsa genellikle Nişanyan’ın sülalesine küfürler ya da onun özgürlüğü benim özgürlüğüm tadında gerçekleşiyor. Herkes garip bir ”savunma” modu almış durumda. Oysa mesele çok açık. İktidarın bizim için bıraktığı tek alan cezaevi olma yolunda. Hele Nişanyan gibi sabık bir ”statüko düşmanı” (işte içimi ısıtan bir sıfat!) iseniz, hazır İslam Kardeşlikleri, Selamınaleyküm model CHP’liler ve cemaate yaranma derdindeki herkes sokaklara dökülmüşken ”aradan çıkarılmamanız” için bir sebep yok gibidir.

Ama iktidar böyle bir şeydir işte. Bizi kum havuzunda kum olarak görmekten imtina etmeyen yaramaz bir çocuk diyebilmek isterdim; ama değil. Bana daha ziyada Hannibal’ı hatırlatıyor. Hani şu Kuzuların Sessizliği filmini. Her an beynimizi kesebilecek olanı… Yanlış anlamayın, meselenin mizahi yönüyle ilgileniyor değilim. Biz, Türkiye’de yaşadığım için kendimi bir kutuya hapsedilmiş ve ruh hastası bir emir erince zarar görmeye açık bir konumda öylece bekliyoruz. Direnmek gibi bir derdimiz var mı diye bakıyorum, sonra da mecalimiz var mı diye soruyorum mecburen.

Metin Lokumcu için, polis tarafından öldürülen bir emekçi için devlet daha yeni ”kendi kusuru yüzünden öldü” demedi mi? Herkes Nişanyan meselesini ”nefret suçu” üstünden tartışmaya çalışıyor. Bizim böyle liberal tırıvırılara karnımız tok. Birincisi Nişanyan’ın çoğunluğa yönelik nefret suçu işlenemeyeceğine dair tezine katılıyorum. Keza, yapılan her muhalefet biçimi içinde zeka pırıltısı içerdiği halde ”nefret suçu” olabilir bu şekilde. İkincisi ve çok daha önemlisi de şu ki devletin örgütlü bir biçimde İslam bayraktarlığı yapması, asla var olmamış laiklik kavrayışımıza aykırı olmasının yanı sıra devletin ve hükümetin sorumluluk ve görevlerinin ”hassasiyet” diye tabir edilen faşizm biçimine indirgendiğini görüyoruz.

AKP dönemi boyunca öne çıkan iki kelime varsa bunlardan birincisi ”mağduriyet” ikincisi de ”hassasiyet” olsa gerek. Kırmızı çizgi gibi lafların yerini alan bu MGK dilinden vicdan diline kıvıran ama özünde aynı totaliter ruhu barındıran bu kelimelerle iktidar daha kimlerin canını yakacak çok merak ediyorum. Malumunuz, Metin Lokumcu’nun hesabını canlı yayında sormaya çalışan ve bu ülkede hatrısayılır işlerin altında imzası olan Ruşen Çakır’ı bile medyada yiyen, THY grevini hiç olmamış gibi gösteren, Kürtler’i ve yaralarını ancak Başbakan ”Var öyle bir şeyler” dediğinde fark eden, bugün kanlı yaşamı nihayete eren Hayri Kozakçıoğlu gerçeğiyle ancak bu ölümle yüzleşen, Mehmet Ağar’la kim bilir ne zaman yüzleşebilecek bu dönemin ruhu bize daha çok tutsaklık vaat ediyor.

Tam da bu noktada barış süreci ile paralel ilerleyen tutsaklık sürecine dikkatleri çekmek şart. Sevan Nişanyan yahut Fazıl Say davaları bir araya koysanız birbirlerini boğazlayacak iki adamı ortak düşman, yani devlet müdaheleciliği karşısında birleştiriyor. Memlekette çok ciddi bir kriz var, bu kriz de iktidarın elindeki gücü barışa destek için değil de yıllarca demokrasiden ve özgürlüklerden taraf olanlara sopa olarak kullanmasından kaynaklanıyor.

Sokaklara akil adam salarak, Kürtler’e zorla Türklük vurgusu yaptırarak demokrasi getirmek gerçekten AKP’nin demokrasi ve barış vizyonuysa, rögarlar tıkandı ve kentler çoktan kokmaya başladı diyebiliriz.

Nişanyan’la vaktiyle yaptığımız bir röportajda kendini sevdirmeye çalışan Ermeni modelinden sıkıldığını söylediğinde bu düşüncesine hayran kalmıştım. Biz, az olduğu söylenip aslında %99 olanlar olarak, bu abuklukların arasından sıyrılmak durumundayız. Kimse, özellikle de devlet bizi sevmek zorunda değil. Kürtler, ateistler, Ermeniler, Rumlar, sosyalistler ve demokratlar için bu abuk subuk multikulti masalına katlanmak zorunda değiliz. Hiçbirimiz, Yeşilçam filmi köşkündeki renkler değiliz ve bu ülkede renk yerine ”cenk” gerektiğinde bunun uğruna çok can verilmişliği de çok ter dökülmüşlüğü de vardır. Bu bir müzikal değil ve bize atadığınız notaları söylemekle yükümlü değiliz. Bu ülkede başka dillerin, başka sözlerin şarkılarını, o şarkıları söylemekten vazgeçenler olsa da inatla söyleyenler hep olacak.

Behzat Ç.’den geriye kalan

Dizilerin yahut dizi karakterlerinin ardından saygı duruşu yapılmasıyla ne çok dalga geçmiştik. Kurtlar Vadisi’ndeki karakterin ölümünün ardından yapılan halı sahadaki saygı duruşu hepimizi güldürmüştü. Belki de bu, Türkiye popüler medyasından kaynaklı bir durumdu. Hepimiz çok iyi biliyorduk ki bu medyada bize benzeyen, bizden olan, sokaktan olan bir şeyin görünür olması ancak ve ancak bir katilce sırtından vurulduğunda yahut hapis cezasına çarptırıldığında mümkün olacaktı.

İncinmiş gururlarımız, asla görünür olmamış ruhumuz için bir görünürlük şovuydu Behzat Ç. Tek başına karakteri ekseninde değil, etrafındaki gecekondu mahallesinde yaşayan polisten çapkın muhafazakar Harun’a, çirkinliği ve kabalığı ile bize en çok benzeyen işti. Benzemek istediğimizden çok bize benzeyeni göstermesi mühimdi. Polisin Türkiye’de son dönemde yaptıkları düşünüldüğünde, akıl hastası çocuklara bomba atmak dahil, kahramanı olduğu bir dizinin var olması hepimiz için akıl almaz bir durum aslında. Hele ki gerçek bir polisin. Zaten kimsenin hayatındaki kahramanın Behzat Ç. Olduğunu söyleyemeyiz. Behzat Ç.’yi bir dizi olarak farklılaştıran, önemli hale getiren, Behzat Ç. karakterinden ziyade dizinin temel akışı içerisinde karakterlerin kaderlerinin aldığı yoldu. Gerektiğinde Ankara Belediyesi ile çatışacak duruma gelen, adalet sisteminin karanlığına karşı bir konum alan bu ekibin bizim kahramanımız olması zor olsa da kahramanlaşmak istediğimizde yapmak istediklerimizi yapması çok önemliydi.

İÇİME SİNDİREMİYORUM

Behzat Ç.’ye ”komiserim” diyerek garip bir hiyerarşik mizaha dahil olmayı da içime sindiremiyorum. Keza kendisini en çok rütbesini bırakıp kendini bulduğu anlarda sevdiğimiz bir gerçekti. Üstüne onlarca masumun kanı bulaşan aksesuarlar yerine kirli sakalıyla kendi adaletini arayan bir adamı görmek hepimizi daha mutlu etti.
Elbette ”Ne faşisti lan, cinayet büro” ünlemi başta olmak üzere, dizinin senaristi ve Emrah Serbes’in hepimize verdiği mesajlar daima bizi diziye yönelik olarak ayık tuttu. Gerçi yayınlandığı kanalın yayın saatleriyle zırt pırt oynaması, ilk sene yayınlanıdğı muhteşem Pazar akşamlarından Behzat Ç.’yi alması hepimizde ciddi bir üzüntü yaratmıştı.

İDEAL POLİSLER BEZAT Ç. İLE BENZEŞMİYORDU

Behzat Ç., Türkiye polisinin kendini aklama çabası değildi. Ne Arka Sokaklar’daki vicdan muhasabecileri, ne TRT’nin arada ısrada ortaya çıkan dizilerindeki ideal polisler Behzat Ç. İle benzeşemiyordu, bunun temel sebebi de yazarın iyi kötü sol bir jargon kullanan bir yazar olması ve senaristlerin de sürpriz bir biçimde yazara ve eserin özüne sadık kalmasıydı.

Belki de meselenin çıkış noktasının edebiyat olması ve Türkiye’nin böylesine politik bir ülke olması esere edebi yönden güç verirken siyasal anlamda onu hep bir köşeye sıkıştırdı. Birasına rakısına karışılan biri olması bir yana, dünyada çok sık görülen House MD gibi yapımlarda zirve yapan counter-hero figürlerinden biri olarak Behzat Ç., toplumun kusur olarak adlandırdığı her şeye rağmen ”iyi biri olma” çabasındadır.

Birgün Pazar’da yayınlanan Leo Panitch röportajında Panitch’in yaptığı solun kendi yönetim kadrolarını, kendi paralel alanını inşa etmesine dair vurgularının gereksinimini göstermesi de sanıyorum bizim için Behzat Ç.’den çıkarılabilecek güzel bir dersti. Hepimizin kusurlu olabileceğini, hepimizin kahraman olabileceğini, ama hiçbirimizin iktidar kadar örgütlü olamadığını yüzümüze vurması ve iktidarın örgütlülüğü karşısında kaybederek alanı terk etmesi Behzat Ç.’nin bize verdiği en büyük derslerden biriydi denebilir.

Gökten inecek değişimleri bekleyen ve ha geldi ha gelecek diyerek değişimin geleceğini zannedenler için, kirli olanın nasıl olup da en sıradan yaşamların bile içine girebileceğini, yoksulluğun karanlıkça nasıl yönlendirilebileceğinin önemli bir göstergesiydi Behzat Ç. Kiralık katillerden tetikçilere, örgüt bulunamayan çete davalarından Festus Okey’e biçrok davaya parmak basması bakımından mühimdi. Evet, içimizi soğutarak aslında kötü bir iş yapıyordu. Ama ondan yola çıkarak karşımızdaki gücün ne kadar büyük olduğunu görmek de sade ve sadece bizim elimizdeydi. Başrol Erdal Beşikçioğlu yeni sinema filmiyle (Ankara Yanıyor) sinema alanında ne kadar özgür olabileceklerini görmeyi beklediklerini söylüyor.

Kendi kaynaklarını, kendi ağını ve dolayısıyla kendi ekonomisini yaratmadıkça bir sanat yapıtından tam bir özgürlük beklemek ne kadar zor olsa da Behzat Ç. arabasına binip giderken arkasını bize değil de daha ziyade televizyon çöplüğüne ve reklam kuşağına dönmüş oluyor, hatta en çok da bıyıklarını büze büze mutsuzlukla onu izleyen gözü yaşlı beyaz saçlı devlet insanlarına. Bize bıraktığı ise ”hoş bir zaman dilimi” olduğu kadar bundan 36 yıl önce Raymond Williams’ın bahsettiği üzere hegemonya içerisinde iktidar ve kontrol ne kadar güçlü olursa olsun iyi olanların, adil olanların, farklı olanların bir değişim yaratabileceğine dair umut oluyor. Zaten umut da yoksa, hiçbir şey olmuyor.

AKŞAM.com.tr

Büyük Türkiye hepimizi korkutmalı

Büyük Türkiye lafı genelde benim içime korku salan bir laf.

Yakın dünya tarihine baktığımızda büyüme hevesine kapılan tüm ülkelerin Almanya’dan Sovyetler’e aldıkları yenilgileri görmek fazlasıyla kolay. Dahası, Amerika gibi ”büyük sanılan” ülkelerin de büyüme yolunda geniş coğrafyalarda ödettikleri bedeller ortada. Afganistan’da, Irak’ta bugün patlayan bombaların ardında ABD’nin sorumluluğunu görmemek büyük bir körlük olur.

EMPERYALİZM, EN HIZLI BULAŞAN ÖLÜMCÜL HASTALIK

Türkiye’nin ”büyüklüğü” ise yeni bir argüman. Her fırsatta hükümetle çatışan partilerden bile Türkiye’nin büyüklüğüne yönelik yapılan vurgular, Cengiz Çandar ”beyefendinin”, ki kendisi sol ya da özgürlükçü camiada bile hala ne hikmetse sevilmektedir Maoculuk yıllarından kalma güç sevdasının tezahürüdür. Başbakan Maocu mu diye soracak olursanız elbette değildir, ama sonuçta bahsi geçen konu emperyalizmdir ve emperyalizm, tüm dünya halkları için en hızlı bulaşan ölümcül hastalıktır. 

AÇILIM KİMLER İÇİN?

Bu büyük Türkiye bizim olmak zorunda olduğumuz bir şey midir? Örneğin Başbakan’ın barış kardeşlik projesi dediği Kürt açılımı ve barış süreci sahiden Büyük Türkiye için midir yoksa coğrafyadaki Kürtler için mi? Bu tarz sorularla baş başa kaldığımızda, yeni bir savaşın eşiğinde olduğumuzu da göz önüne alırsak, Büyük Türkiye’nin 0 sorundan mahallenin kabadayılığına yürüyenlerin yeni stratejisi olduğu. Aramızdaki ”yeni Enver Paşa’ların” karanlık Sarıkamış’lar tarihini uzatmak istediğini görmek pek de zor değil.

Büyük Türkiye’yi konuşurken kastedilen elbette yalnızca Suriye değil. Somali’deki açlığı ve kıtlığı bölgenin Yer altı kaynakları ve bölgenin Türk stili neoliberalleşmesini sağlamak adına değerlendirip bölgede İngilizlerle moral çatışma halinde olmak da Büyük Türkiye’nin bir yüzü. Geçtiğimiz hafta Yeni Şafak’ta yayınlanan Somali üstüne haberlerden oluşan seri de bunun bir göstergesi. Yakınımızdaki hatta sınırlarımız içindeki bölgelere bile iskan götürmeyi zulümden gören bir hükümetin Somali’ye el uzatmasını sadece İslam’la açıklayacak kadar naif olanlarınız varsa yakın dönemde AKP’li bürokratların yaptıkları Somali açıklamalarına ve yapılan neoliberal dönüşüm adımlarındaki etkin role, Somali’deki İngiltere destekli örgütlerle Türkler’in yaşadığı gerilime bakmaları şart. 

BÜYÜME YANINDA MORAL GETİRMİYOR

Türkiye büyümek istiyor. Bu kesin; ama bu ”coğrafi ve ekonomik” büyüme yanında moral bir değer getirmiyor. Vaktiyle Çin’in soykırım yaşayan Sudan’a gösterdiği ilginin binde birini göstermeyen üstüne bir de ülkede diktatör ağırlayanlar, bugün Müslüman Somali’yi keşfediyor. Çünkü tıpkı Çin’in Sudan’a olan ilgisi gibi Türkiye’nin Somali ilgisinin de ekonomik olarak okunması elzem.

Tam da bu noktada yanıbaşımızda süren savaş, süregelen barış süreci, Fırat Dicle su kardeşliği vs. derken ”büyüyen Türkiye” için ölülerin istatistikleşmesi ve dahi kimi liberallerin ölüleri bedelleştirmesi hiçbirimizi şaşırtmamalı. Çünkü korkmalıyız ve bu korkuya göre konum almalıyız. Analar ağlamasın sloganı etrafında bir ülke barışa yürürken tekrar savaşı çağıran sloganlar üretenlere kulak asmayıp Ortadoğu’da barışı, demokrasiyi ve en önemlisi eşitliği savunursak ne Bask rejimlerine ne de kendi otoriter kapitalizmimize mecbur kalırız. Türkiye’nin büyük olmasından ziyade Türkiye’nin barış ve adalet duygusuna sahip yurttaşları olan bir ülke olması çok daha ahlaki bir durum olsa gerek. Çünkü büyüklük iş insanlarının, barış ve adaletse bizim yüzümüzü güldürür. Bundan şüphesi olan var mı?

AKŞAM.com.tr’de yayınlanmıştır…

Kentsel Dönüşümden Kentsel Devrime

Emek Sineması, İnci Pastanesi derken yakın dönemde kentsel dönüşüm karşıtı mücadele daha fazla gündeme gelmeye devam ediyor. David Harvey’in kitabını daha iyi anlamak için öncelikle kentsel dönüşüm mücadelesinin Türkiye’de süregeldiği alanlara bakmakta fayda var. Bir kere kentsel dönüşüm dediğimiz şey sadece Beyoğlu özelinde yaşanan durumla açıklanamaz. Keza kentsel dönüşüm dediğimiz şey, “yıkım” olduğu kadar “yapım” ile de ilgili bir konu. Televizyonlarda her gün yüzümüze doğru gülümseyen muzaffer müteahhitlerin projelerini tanıtmaları boşuna değil. Depremle ilgili her sohbetin kentsel dönüşüme bağlanması da öyle. Bu yeni kent politikasını doğru anlatmak istiyorsak yapmamız gereken ilk şey, onun kendini nasıl tanımladığına bakmak. Mesele zaten basit. Yetmişlerde, seksenlerde başlayan konut fırtınaları Türkiye’ye depremle birlikte ölüm ve dehşet olarak geri dönmüştü. Elbette kentsel dönüşümü sadece depreme ilişkin bir politikaya indirgeyerek anlatmak yanlış. Çünkü kent ekonomisi, konutlar vs. derken 2001’de şişirilmeye başlayıp 2008’deki derin krize neden olan gayrimenkul bazlı finans sektörünün kendisiyle ilişkili bir konu. ABD’deki krizin bugün Avrupa’yı bile yıkıcı güçteki artçılarıyla sarsmaya devam ettiği düşünüldüğünde, kentsel dönüşümün deprem metaforunun en çok da kendisi için geçerli olduğunu bilmek şart.

“Asi Şehirler”, bir giriş kitabı değil. Çünkü sokakta süregelen kentsel dönüşüm karşıtı mücadelenin ve şehirciliğin temelde olduğu bir kitap. Ayşe Deniz Temiz’in daha ziyade meseleye hakim olanlara yönelik diyebileceğimiz bir terminolojiye başvurduğu sunuş metni, güncel tartışmalar üstüne bir bakış. Marksistlerin tezleri üstünden olan kısmı da dahil olmak üzere önemli bir içerik sunduğu söylenmeli. Şehrin paylaşımı ve şehrin paylaşılması konusundaki stratejinin belirlenmesi bakımından kitabın ifade ettiği değer tam da burada belirginleşiyor. Şehrin paylaşımı derken ne mi kastediliyor? Marx’ın evvelden ifade ettiği kapitalizmin, tüm üretim ilişkileri üstündeki belirleyiciliğinin artık tüm alanlara yayıldığı üzerine bir tez var ortada. Yani, kapitalizmin geçmişte fabrika ve işçi üstüne kurgulanan imgesi artık o kadar da basit anlaşılamaz. Çünkü artık patronlar, işçinin saat kaçta çıkacağına karar vermekle kalmıyor, onun hangi semtte ve ne koşullarda oturması yahut oturmaması gerektiğine de karar veriyorlar.

Dünyada kent mücadelesinin en önemli aşamalarından biri, en azından ideolojik olarak, Harvey’in de referans verdiği üzere Paris Komünü’ydü. Ama bugün mesele Paris Komünü kadar geniş bir politik ilgi uyandıramayabiliyor.

Hidroelektrik santrallerden, nükleer santrallere kadar, Karadeniz’de olup bitenin ardında da insanların isyanını taşıyan kentler yatmıyor muydu? Yahut İzmir Buca’da evlerinden sürülen insanlar yalnızca haklarında belgesel yapılsın diye mi evlerinden sürüldüler? Harvey’in tezi üstünden konuşursak, şu dakikadan sonrası için aslolan bu okumayı insanlar üstünden yapmak.

Evet, işgal edilen kentler. Ama üstüne konuştuğumuz konu sıradan bir konu değil. Ortada ne düşman askeri var ne farklı bayraklar. Üstelik bu “asiler” de yeni bir devlet kurmayı falan düşünmüyorlar. Harvey’in asileri, o şehirlerin mevzubahis mahallelerinde yaşayanlar, o mahallelerin sokaklarındaki sinemaya gidenler, o alanların havasını içine çekenler. İşgalcilerse, Marksist bir deyimle söylersek “burjuvalar”.

Harvey’in “Asi Şehirler” kitabı yıkıma karşı yeni bir ruhu savunuyor. Şehrin merkezi denen alanda olan ve iktidarın hoşlanmadığı herkesin şehrin dışına sürülme süreçlerini anlatıyor. Üstelik bunun konut fiyatları gibi pratikler üstünden gerçekleştirilmesinin altını çizerken, belediyeler aracılığıya yürütülen projelerin de üstüne gidiyor. Türkiye’den bir örnek Tarlabaşı gibi meskenler düşünüldüğünde, yahut yakın dönemde yayınlanan Beyoğlu’nda 4-5 liraya bira içilmeyecek temalı yazılar göz önüne alınınca, kovulmak istenenin kim olduğu aşikar. Soylulaştırma adı altında bir sınıfın açık biçimde fanusuna tıkılmaya çalışıldığı bu sürece karşı mühim bir itiraz söz konusu olan.

Harvey, en çok da gazetelerin en az yarısının elit, kaliteli, keyifli bir yaşam vaat eden site ilanıyla dolu olduğu günlerin karşısına dikilmeye endekslenmiş durumda. Harvey’in üstünde durduğu “Şehir Hakkı” kavramı, şehirler üstünde yeniden hak iddia etmemiz gereğiyle ilgili.

Kitabın temasının etrafında dolandığı kavramlardan biri de “marka şehirler”. Benzeşmenin markalaşmak olduğunu söylemek ne kadar doğru? Benzeşen şehirlerde ayrışanların devrimine inanıyor Harvey. Zaten “Şehir Hakkı” bölümünün sonucunu da şöyle bağlıyor: “Belki de Lefebevre, bundan kırk küsür yıl önce, çağımızda kentten doğmayan bir devrimin beyhude bir çaba olacağını söylerken haksız değildi.’’ Bugünlerde kentsel dönüşüm mücadeleleri etrafında birleşen kitlelerin farklılıklarına aldırmadan yan yanalıklarına bakıldığında bu teze inanç biraz daha artıyor.

Belki David Harvey’in Türkiye’yle ilgili bir beyanıyla sonuca yaklaşmak lazım: “Önemli olan karar alma süreçlerini demokratikleştirebilmek. Brezilya, Bolivya gibi ülkelerde şehir düzeyinde kent hareketleri bu vesileyle olabildi. Bu zor ve ısrarlı bir çalışma gerektiriyor. Şehrin büyüklüğünün de önemi var tabii. İstanbul bir ülke kadar.’’ Bu kocaman şehirde ve Türkiye’nin dört bir yanında süren kentsel mücadelenin pratiğini kavramanın en iyi yolu, bunun farklılaşan yöntem ve mecralarını bir arada okumaktan geçiyor.

“Asi Şehirler – Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru”, David Harvey, 240 s., Metis Yayınları, 2013

REMZİ KİTAP MAYIS 2013

Şifrepunk: Fanusu Kırıyoruz!

Metis Yayınları’nın Türkçe kitaplığımıza kazandırdığı  ve yukarıda belirtilen işlevi hakkıyla taşıyan “Şifrepunk”  hem yeni medya ve hacker’lık gibi kavramlara dair tüm “kafa karşıklıklarına” deva oluyor hem de Türkiye’de Redhack gibi hareketlerle birlikte yükselen anonimlik, gözetlenme, özel alan tartışmalarına dair özel ve sağlam bir perspektif edinmek konusunda hepimize yardım sağlıyor.

2010’da zirveyi bulan ve tüm dünyayı saran internet tabanlı  sosyal hareketler sanıldığı gibi ne Wikileaks’ten ne de Arap Baharı sosyal medya ilişkisine dair varsayımlardan ibaret; aksine bugün şifreler ve şifrelerin getirdiği özgürlük etrafında yeni bir akım bayrağını sallandırıyor. Bu bayrak, tüm devletlerce, halklardan ziyade devletleri korumak üzere ortaya konan devlet politikalarının karşısında “şifre yazıcıların” ya da ileri düzeyde hacker diyebileceğimiz isimlerin taşıdığı bir bayrak. Ve o bayrağın anlamını, kocaman bir cezaevine dönüşen ve Foucault’nun öngördüğü anlamda “gözetim ve disiplin” içerisinde eriyen topluma umut verecek biçimde anlatmak da bir süredir Londra’daki Ekvador Büyükelçiliği’nde yeni bir tür yaptırımıyla başbaşa olan Julian Assange ile Jacob Applebaum, Andy Müller-Maguhn ve Jérémie Zimmerman gibi isimlere düşüyor.

Öncelikle bu isimleri tanıyalım ya da aşinalıkları olanlara hatırlatalım: Julian Assange dünyaya tokat atan Wikileaks projesinin baş mimarı, Jacob Applebaum bağımsız bir bilgisayar güvenliği araştırmacısı ve bir hacker. Hacker kelimesine dair kitapta kullanılan tanım bilgisayar teknolojisini kendi amaçlarına göre “kurcalayan ve dönüştürebilen” olarak sunulabilir. Applebaum’un Umut Konferansı’nda Wikileaks’in sunumunu yapan şahıs olduğunu söylemek bile onun ne kadar önemli bir aktör olduğunu anlatmak açısından yeterli olsa gerek. Müller-Maguhn yine Wikileaks projesine dahil olmuş Chaos Bilgisayar Kulübü’ne bağlı bir hacker.  Jérémie Zimmerman da tıpkı “çetenin” diğer üyeleri gibi hacker ve üstün bir bilgisayar bilgisine sahip.

Bu isimlerin yer aldığı bu tartışma açma gücü yüksek kitabı “bilimsel bir çalışma” yahut size her şeyi bir “hap formatında” veren bir biçime sahip bir şey gibi görmemeniz gerekiyor. Kitabın yapısı, “Şifrepunk” karşı kültürünün önde gelen isminlerinin kendi aralarındaki tartışmanın yahut konuşmanın çözümü ve farklı başlıklar altında işlenmesi sonucu oluşuyor. Kitabın ilk kısmındaki en temel tartışma ise gözetimin tarihsel evrimi. Assange, bu çok yazarlı kitabın çıkışının ardından verdiği bir röportajda bu gözetim süreçlerini anlatırken son 20-30 yıl içerisinde artık bireyleri aşan ve uluslara yönelik bir müdahaleciliğin başladığını, Uluslar arası fiberoptik kabloların yönetildiği merkez ülkenin (ABD) gözetimin maliyetini düşürürken, tüm uluslar üstünde tehdit yaratan bir konuma geldiğini söylüyordu.* Dahası, toplumun içerisinde bireyleri tek tek dinlemek ya da gözetlemek yerine kitapta da sık sık tekrarladığı savını dile getiriyor. Assange’a göre her birey ve her ulus dinlemenin yarattığı tehdit ve onun yarattığı risk ile baş başa.

Kitabın altını çizdiği en önemli nokta ise devletlerin bireylerin faaliyetlerini izlemek konusunda artık asla tek başına olmadığı. Google, sizin bile asla farkında olamayacağınız gezdiğiniz web sitelerine ve neleri aradığınıza dair ayrıntılara sahip, üç saat ya da dört saat önce neyi hangi araçla dünyanın hangi noktasından aradığınızı bilebilecek kadar güçlü. Kredi kartı harcamalarınızdan, ayakkabı numaranıza kadar “akıllı teknolojiler” tarafından izlenebilen hareketliliğiniz artık başınızdaki en büyük dert haline gelmiş durumda.

İlk aşamada herkes bu “gözetim” sürecini halkın güvenliği için gerekli bir şey olarak görüyor olabilir, peki öyle mi? Örneğin bir mahalledeki bütün telefon konuşmalarının, ne mahallesi bir toplumdaki bütün konuşmaların kaydedilmesi bir ülke için ne anlama gelir? Mahrem kavramının hayatlarımızdan çıktığı bir döneme girmiş durumdayız. Nasıl mı? Örneğin Almanya’daki tüm telefon görüşmelerini kaydetmenin yıllık bedelinin otuz milyon euro olduğunu biliyor muyduk? Modern hapishanelerimizi cebimizde taşıdığımızı bize anlatan bu kitabın derdi tam da bu. Bizi uyandırmak ve bizi “birilerinin dinlemediği ve görüntülemediği” bir uygarlık yaratmaya çalışmak.

Wikileaks ile yollarına düşülen, Anonymous gibi projelerle güçlendirilen “yeni uygarlık fikri” şifrelenmiş bilgiler ve bilgi paketlerinin çoğaltılması, şifrelemenin bir “kullanıcı becerisi” haline getirilmesi ve görüntülenen, gözetlenen hayatlarımızı korumak üstüne kurulu. İktidarın asla saydamlaşmadığı, hesap verirlik gibi bir derdin hiçbir şekilde olmadığı bu dünyada şifrelerin bizi koruyup koruyamayacağı şüpheli bir durum olsa da şifreler üstünden sürdürülen yazışmalar her şeyi kocaman sandıkları da aşan “kozmik” mekanlarda saklanan sırlara dönüşmüş bu dünya sisteminde bir delik açmanın yöntemini anlatması bile Şifrepunk’ın önemi konusunda çok şey söylüyor. Zaten Assange da tam bir korunurluğun olamayacağını, Castells’in teorilerini az da olsa hatırlatacak biçimde bir teknolojik elitin oluşabileceğini vurguluyor. Yine de “korunması gereken bilginin” çoğunlukla korunmasının mümkün olması için çalıştıklarına dair söylemleri fazlasıyla önemli. Assange’ın kitaptan sonra verdiği bir röportajda “sıradan bir birey kendini nasıl korur” sorusuna verdiği cevapsa büyük bir öneme sahip: “Kendinizi korumanın ilk yolu ‘bu konuyu şu insanla Facebook’ta tartışayım demek yerine şifrelenmiş sistemlerde tartışayım,’ demektir.”

Özetlemek ve süreci anlatmayı kolaylaştırmak gerekirse, Wikileaks ve tüm benzerleri bu dünyanın dengesizliğine denge getirmek amacıyla ortaya çıkan bir devrimci proje. Çok ciddi bir veriyi ortaya çıkardı, gazeteler ve gazetecilerse bu veriyi işlemekte belki yetersiz kaldı belki de sansür karşısında çaresizleştiler; ama Wikileaks ile başlayan bu “Şifrepunk” sürecini anlamak adına kitaptan yola çıkmak ve dünyayı yeni bir okuryazarlıkla yorumlamak şart.

http://rt.com/op-edge/assange-internet-control-totalitarian-943/ (Assange’ın RT’ye verdiği röportajın çözümü ve videosu) 

Remzi Kitap Nisan 2013

Ölümler ve kalanlar üstüne

Radikal Kitap’ta yayınlanan yazım…

20. asrın öyküsünü en iyi anlatan ve onun gündeliğiyle sosyolojisini bir arada en iyi kurgulayan yazar kim sorusuna verilecek cevaplardan biri de Thomas Mann. Mann, 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülü ile taçlandırılmış ‘Aldanan Kadın’ romanı ise Mann’ın dönemin sosyal psikolojisine ve bireysel travmalarına dair usta gözlemciliğinin bir kanıtı gibi. Üstelik Mann, Alman Romantizmi akımının “geç dönem” temsilcilerinden biri olarak eşlerinin ölümlerinin ardından “geride kalan” kadınlardan birinin hikayesini anlatıyor.
“Uzun öykü” olarak yayıncı tarafından tanımlanan; giriş bölümündeki betimlemelerle özellikle Birinci Dünya Savaşı dönemi fotoğraflarına aşina olanlar için fazlasıyla tanıdık bir “savaş sonrası” aile fotoğrafını (elbette ki bazı fertler eksik) tasvir eden kitap, ailenin asker babasının 1920’lerde bir trafik kazasında hayatını yitirmesi sonucu ardakalanları anlatarak çıkıyor yola. Kitabın henüz başında Mann’ın “çizdiği” karakterler ve özellikle de erken kaybedilen baba figure Mann’ın henüz on altı yaşındayken kaybettiği babasından esinlenmiş olabilir. Zaten Mann’ın eserleri ve hayatı algılama biçimi de göz önüne alındığında yaratcılığını şahsi yaşantılarından alan bu adamın, şahsi olanı genele yayma çabasının ne denli mühim olduğunu görebiliyoruz.
Mann’ın en önemli özelliklerinden biri olan tasvir, orta sınıfa ait ve rahatça süren yalnız hayatını resimleriyle katlanılır hale getirmeye çalışan Rosalie’nin (anne) kızı ve oğluyla ilişkisine dair bir çözümleme ve evlatların fiziksel detaylarında çarpıcı biçimde ortaya çıkıyor. Daha kitabın ilk sayfalarında zihninizdeki kameraların her şeyi “daha kahverengi” çektiğini görüyorsunuz. Genç ve güzel ama 20’lerin ve belki de bugünün berbat “güzellik” ideolojisinin gözünde “eksik” biri olarak tanımlanan Fraulein’in donuk ve mesafeli gözlerinin içine baktığınızdaysa 20’lerde ve belki de bugün de kadın olmanın nasıl bir “cehennem”e erkeklerce dönüştürüldüğünü görmek kolay. Zaten annesi ve genç kadın arasındaki ilişkideki hem rekabetçi hem de romantic yan tam da bu “erkeklerin cehennemi” içerisinde var olma savaşına dair bir şey.

Bir gri dünya
Kitabın başından sonuna dek eksik olmayan “ölüm duygusu” ise muhtemelen hikâyenin yazarın ölümünden önce tamamladığı son eseri olmasından kaynaklanıyor. Zaten birçok kaynakta da belirtildiği üzere Mann’ın edebi döngüsünü bu ölümle tamamladığını söylemek çok da uçuk bir tespit olmayacaktır.
Kitap boyunca 20’ler dendiğinde akla gelen gri kentlerden çok Frau Rosalie von Tümmler ve kızı Anna ile oğlunun yaşadığı çevrenin tasviri oluyor ki, Rosalie’yi bir gri dünyanın “kabullenmiş kadını” rolünden sıyırıp döneminde “ahlaksızca” olmakla suçlanan bir tutkuya sürükleyen de belki de kitabın da bize sunmaya çalıştığı Rosalie’yi hem sanata hem de onu anımsatan güzel şeylere düşkün kılan bu doğa oluyor. Rosalie’yi 20’li yılların atmosferinde böyle yazabilmesi ise Mann’ın başarısı olsa gerek, keza renkli kadın portreleri fazlasıyla kurgusallaşmadıkları sürece, hatta çok üst sınıfa yahut radikal bir tabakaya dahil olmadıkları sürece Mann’ın kaleminden çıktığı denli renkli anlatılmıyor; Mann’ın cinsel yönelimi de göz önüne alındığında kadın doğasına heteroseksist bir açıdan bakmak yerine daha olumlu bir açıdan –dönemi içinde değerlendirildiğinde- bakıyor olması ise doğal denebilir.

Aşk savaşı
Kitabın asıl konusunu oluşturan Rosalie’nin “tutkuları ile yüzleşmesi” Mann’ın kaleminden şu cümleyle dökülüyor: “Müthiş bir huzursuzlukla geçen gecenin ve birkaç saatlik derin sabah uykusunun ardından ilk düşüncesiyse ona darbe vuran ve onu kutsayan, engellemeyi ve ahlaken reddetmeyi aklından bile geçirmediği tutkusu oldu.” Mann’ın kendi ağzından “artık akmayan bir çeşme” olarak tanımladığı Rosalie’nin oğlunun öğretmenine duyduğu karşılıksız olmayan bu tutkunun dönemsel sosyal koşullarla birlikte daha güzel bir özeti yapılabilir miydi? Pişmanlığın tutkuya karşı aldığı mağlubiyetten daha afili bir romantizm örneği var mıdır sahiden? Peki ya bu tutkunun sahiciliği ve sürdürülebilirliği? Zaten eşini kaybetmiş bir kadın olarak Rosalie’nin eşinin “pek hareketli” ve “pek az sadık” geçmişinden kalma yaraları da düşünüldüğünde kendine açtığı o özgür alanın aslında sanılanın aksine ne kadar yaralayıcı olabileceğini de kitap boyunca görebiliyoruz. Ken’in (öğretmen) bir kaçamak mı, bir basamak mı yoksa son durka mı olduğuna dair soru hiç de bir “soap opera” problemi olmuyor, ötesine de geçip bizzat dönemin toplumsal cinsiyet kalıpları içerisinde mutluluğunu arayan bir kadının hikâyesine atıfta bulunuyor. Dahası o kadının “mutlu” bir ölüme ulaşabileceğine dair umut aşılamaktan da geri durmuyor. Elbette Rosalie’nin yaşı kadar sınıfsal statüsü de onun var oluş ve “aşk” savaşında kendisinin elde ettiği başarının arkasında yatan etmenlerden; ancak kendi evlatlarının algısına ve ölüme karşı verdiği eşzamanlı mücadele akıllara kazınacak türden.
Doğanın ihtişamına ve aşka eşit biçimde kendini kaptırmış bir kadının ölüme giden yolculuğu 20’lerin arka fonda olduğu bir öyküde hiç de bayağı durmuyor, dahası aşkın mümkün ve gerekli olduğu, tutkununsa insanı en büyük düşkünlüklerden ve zayıflıklardan uyandıracak denli sert olabileceğini unutmamak gerektiği kitap boyunca kimbilir kaç kez içimize fısıldanıyor. Üstelik Mann’ın eşcinselliğinden aldığı deneyimler ve bakış açısı ile birlikte sorguladığı aile, tek eşlilik gibi kavramlara yönelik yıkıcı çözümlemeleri, kadının erkek bedeninin ölüsüne dahi “sonsuz sadakati” beklenen bu dünyada fazlasıyla önemli bir yer arz ediyor. Böylesi bir öykünün 1929’da ödül alması ise Türkiye ’de bayağı bir dizi haline getirilip kadınlığın aşağılanması için kullanılabilecekken dünyanın farklı yerlerinde edebi ve siyasal olarak nasıl bir algıyla ölçüldüğünün, romantizmin bayağılıktan nasıl sıyrılabildiğinin harika bir örneği oluyor.

ALDANAN KADIN
Thomas Mann
Çeviren: Esen Tezel
Can Yayınları
2012, 96 sayfa, 8 TL.

Baskılara karşı siper kazmak!

Radikal Kitap’ta yayınlanan yazım….

Erwin Piscator ismi belki birçok tiyatro izleyicisi ve okur için Brecht kadar tanıdık gelmeyecektir; ancak Piscator, faşizme karşı sanatla örgütlü mücadelenin temellerini atan isimlerden biriydi. Kurucusu olduğu Piscator-Bühne sahnesi de dahil olmak üzere tüm hayatını muhalif bir mecra olarak sanatı geliştirmeye ve sanatın muhalif kalması için nasıl yönetilmesi gerektiği üzerine kafa yormaya harcadı. O’nun, Nazi Almanyası’nın baskıcı koşullarına karşı bir direniş bayrağı olarak adlandırabileceğimiz mücadelesi ise ‘Politik Tiyatro’ isimli kitapta yine kendisinin kaleminden okurla buluşuyor…

Şöyle diyor Piscator: “Faşizmi sadece tiyatromuzla durduramayacağımız daha başlangıçta hepimiz için çok açıktı.” Dünyanın dört tarafını saran faşizm belasına karşı sanat bir mecraydı; ancak mühim olan onu dönütürebilmekti. Piscator, kitabı boyunca faşizme karşı eylemliliği pratik politika eylemine dökmenin zorunluluğuna değiniyor. Sanatsal başarı yahut başarısızlığın, politik başarılarla yahut başarıszlıkla kıyaslandığı bir dönemde ortaya koyduğu tiyatronun muhasebesini yapan Piscator, epik tiyatronun kılavuzunu yazmış demek, sanıyorum ki abartı olmaz. O, savaştığı sistemle verdiği kavgayı kutsallaştırmıyor; ama ona gereğinden az değer de atfetmiyor. Üstelik, bu deneyimi belgeleme işini de üstlenerek yanlış anlamaların da önüne geçmiş oluyor.

Ezilenlerin tiyatrosu

Belki de Augosto Boal’ın ‘Ezilenlerin Tiyatrosu’ndaki ifadelerini hatırlatmakta fayda var. Boal “Tiyatro eylemi zorunl olarak politiktir, çünkü insanların bütün eylemleri politiktir ve tiyatro da bu eylemlerden biridir… Tiyatroyu politikadan soyutlamaya çalışanlar bizi temel yanlışa sürüklemek istiyorlar ki, bu da politik bir tutumdur,” demişti. Piscator ise politik bir eylem olarak tiyatronun nasıl bir seyir izlemesi gerektiğini temel mesele hâline getiriyor.

Aslına bakılırsa, arkadaşı Brecht gibi Piscator’un da Epik Tiyatro’ya ilişkin endişe ve söylemleri sosyal problemlerle biçimleri aynı anda ele alıyor. Sanatsal muhalefeti güçlü tutmak adına tiyatronun eğitici ve hareketlendirici işlevini öne koyuyor.

Elbette kitabın kendine has bir yapısı söz konusu. Sanat ve politika arasındaki içkinliğin ifadesi ile başlayan kitap aslen dönemsel siyasal baskının kalıcılığına karşı politika ve sanat alanlarındaki paralelliği ele alıyor. Hemen ardından ise bu paralelliğin tarihsel bir gereklilik olduğuna dönülüyor ki, sanatın ‘her daim’ olmasa da mutlaka bir şekilde kimi örnekleriyle muhalif olduğunu politik tiyatronun tarihine değinilen kısımda görebiliyoruz.

Özerk bir sanat mümkün mü?

Devletin, bugün bile devlet tiyatroları, şehir tiyatroları derken, Kültür Bakanlığı aracılığıyla pençelerinin arasında tuttuğu sanata karşı bir akım olarak proleterya tiyatrosu ise, özerkleşme yolunda bir sanat mücadelesine ilk adım olarak kitapta yer alıyor. Piscator’un politik tiyatro fikir ve inşaasını üstüne konumlandırdığı temel ise kitap boyunca sıkı bir planla işleniyor. Kronolojik olmanın yanı sıra, muhalif bir tiyatronun ‘kullanma kılavuzu’ niteliğini taşıyan bilgiler kitabın iskeletini teşkil ediyor.

Brecht’in “Tiyatroyu politikaya yöneltme onuru özellikle Piscator’undur. Bu yönelme olmaksızın beim tiyatrom düşünülemezdi,” cümlesi haddinden fazla tevazu taşıyan bir cümle değildi. Çünkü Piscator’un ‘Politik Tiyatro’ isimli eseri Brecht’in Epik Tiyatro’sundaki yer yer düzensiz ve dönemsel şartlardan soyut okunamayacak yapıyı da dönemin gerçeklikleri ile bağlayarak ele alıyor. Zaten Piscator’un da Dadacılar dahil olmak üzere içinde bulunduğu muhalif sanatsal toplulukların ortaya çıkış süreçlerini dönemin gerçekliklerinden bağımsız okumak bizi olsa olsa hataya götürür.

Piscator-Bühne’nin birinci ve ikinci dönemlerini anlatan kitapta, özellikle altın çağ olarak adlandırabileceğimiz birinci dönemin nasıl bir aşınma yaşadığını da görebilmiş oluyoruz. Faşizm baskısı yahut ekonomik buhran karşısında sanatsal kadroların sanatsal birliktelikteki kararlılığı göz kamaştırırken, çeşitli çatışmalardan da haberdar olabiliyoruz. Dahası teknik bakımdan da çeşitli çizimler eşliğinde Piscator-Bühne’nin eser icrası ve eserin inşaası dönemlerine tanıklık edebiliyoruz.

Politik bir problemin tiyatronun temelinde olduğuna inanan Piscator, Brecht’in de değindiği üzere tiyatroya eğitici bir nitelik kazandırma yönünde en önemli deneyimi ortaya koymuştur. Dahası Piscator, tiyatrosunun kalıcı amacı olarak bu didaktik temeli öngörmüştür. Zaten Brecht’le ikisini ayıran nokta da budur. Brecht’in tiyatro anlayışını okuyabileceğimiz Epik Tiyatro’sundaki fikirlerin mikro boyutlarına karşı Piscator’un olayları makro bir çerçeve içerisinde ele alma azmi ve anlayışı açık bir biçimde ‘kardeşim’ diye seslendiği Brecht’ten farkını ortaya koymuştur.

Piscator, önümüze koyduğu sorunlar yumağıyla klasik sanat tartışmalarının ötesinde bir tartışma açıyor ve yüzleşilmesi zor kimi sorular soruyor. Tiyatronun ve sanatın muhalif, politik potansiyelinin ortaya konması için tiyatrocuların ve yapımcıların bizzat yüzleşmeleri gereken sorunları ele alıyor.

Kalıcı bir cephe olarak sanat

Piscator’un tiyatrosu, faşizme bir başkaldırıydı; ama o bunu ‘gülünçlük’ yahut ‘ironi’nin ötesinde, ciddi bir çerçeve ile yapmayı tercih ederek birçok çağdaşından farklılaşmıştı. Belki de yeniden Boal’ın sözüne dönersek, ezilenlerin mücadelesinde bir silah olarak tiyatro fikrinin en sıkı uygulayıcılarından biri Piscator oldu. Sistemi tüm kurumlarıyla ele alan ev ‘an’ın yahut ‘sahne’nin değil, sistemin karşı-argümanlarını üreten biri olarak faşizmle mücadelede bir kulvar açtı.

Brecht’le Piscator’u ayıran ince çizginin toplumları ayaklandırma, sorunu ele alma potansiyeli gibi değişkenlerdeki farkları asıl mesele haline geliyor.

Belki de Piscator’un döneminde sanatın durumunu gözden geçirmek adına saldırı anında, siper kazması emredildiğinde Piscator’un bunu beceremeyişi ve çavuşunun alaycı biçimde mesleğini sorduğunda “Oyuncu” cevabını verirken duyduğu utanç bile bombalar arasında, bir savaş döneminde Piscator’un verdiği ‘ciddiye alınma’ ve ‘var oluş’ mücadelesinin bir temeli olarak görülebilir. Piscator bile, politik bir temele oturtmadan önce mesleğini savaşların, buhranın, krizin ve ölümlerin dünyasında “yaşantısıyla ilgisiz, çağa ve gününe uymayan bir şey” olarak görüyordu. Piscator’un gençliğinde meydana gelen ve mesleğinden utanç duymasına neden olan bu olay belki de onun gelecekteki tiyatro anlayışına temel teşkil etmişti.

Polİtİk Tİyatro

Erwin Piscator

Çeviren: Mustafa Ünlü, Suavi Güney

Agora Kitaplığı

2012, 283 sayfa, 27 TL.

Will Turkey’s unstable government start a Middle Eastern war?

Sarphan Uzunoğlu, is an activist in Turkey, working for one of the country’s opposition MPs. Here he offers an analysis of the country’s fraught internal politics and the possibility of a war with Syria.

WHAT IS GOING ON IN TURKEY?

In Turkey Today, many questions are waiting to be answered. The Justice and Development Party (AKP) face many problems – both in their internal and their external policies. Ten years of being in power, has left them exhausted, and has fractured relations at the top. Moreover, Erdoğan’s sickness – and lack of alternative leadership in the party reveals an emptiness within government. So, we have to understand the codes of the ‘conflict’ within the government.

For the Turkish people, stability of the government has always been the main political concern. AKP has enjoyed great success on this issue because of the powerful coalition standing behind it. But today, the differences within the coalition are becoming visible, – and these differences are beginning to cause problems, like the controversy surrounding the National Intelligence Agency (MIT). Today, MIT is being accused of collaboration with KCK (Which is assumed to be urban organisation of PKK [Kurdistan Workers Party]) and the assembly has just passed a law that organizes the command chain between Prime Minister and chief of MIT. The main reason lying behind this is actually a fight for power within the invisible coallition leading Turkey. Elements who are dependent on the amorphous Islamic Gülen movement have started an attack against MIT, in order to take it over since this is the only governmental organization the Gülen movement hasn’t been able to capture yet.

Fethullah Gülen, who has been away from Turkey for more than a decade is the leader of Gülen Congregation. This political and educational organisation has a great importance in Turkey and it’s assumed effect on general elections varies between 10-20% of the vote. Statistics and past experiences reveal that, the constituency that the movement represents has a determining effect on election results. Also, it is known that, their economical organisation is one of the determining forces especially in the countrysides in Turkey.

There is another crisis going on in Turkey as well. There are some records of match-fixings and 7 teams might be relegated once the cases going on are brought to a conclusion. It is assumed that, this is another operation held by the Gülen Congregation for reorganising this sector and designing a new administration scheme. Fenerbahçe Board made many pronouncements arguing that this was an ‘operation’ conducted by the Gülen Congregation. These statements might be speculative. However, we have to state that Gülen movement has some aims and these objectives are very major since they do not wan’t to miss the advantage of absolute power.

WAR, KURDS AND POLITICAL ORDER

The main question must be why Gülen and his group have become so aggressive at this moment in time. The reason lying behind is the War getting closer day by day. While the Assad government kills Syrian people, UN and NATO intervention is being expected by political organisations much more these days. Moreover, NATO appears unwilling not to participate in a war by itself. Turkey, as the new ‘powerful guy’ of the Middle East is preparing for its role to ‘invade’ Syrian fields for ‘human rights’. A capitalist state is going to invade another, in order to stop the violence with violence…

There are many articles on this issue. While some people are making calls for NATO to intervene as soon as possible, only a few of them don’t make a selection between Assad and NATO. In Turkey, there are many organisations that will be effective in the process. However, the main actor right there is the Kurdish movement, and it is divided within itself as well. Wladimir van Wilgenburg from Rudaw.net wrote on this issue and focused on some important points.

Wildenburg states that there are many Kurdish opposition groups in Turkey which are dependent on PKK and KDP – two of the main outlawed Kurdish factions. But there is a difference between their understanding of the system in Syria. While PKK knows that any NATO intervention to Syria will probably make it come to the end because of war conditions and losing the support of Assad.

Wilgenburg states that “PYD officials claim they want the regime to fall — but are opposed to foreign intervention, especially by Turkey. PKK generals said they would fight any Turkish intervention in Syria. Meanwhile, the PKK is trying to use the power vacuum and unrest to build parallel state institutions, which is what they tried to do in Turkey.” 2

What PKK does there is more sensible movement, since PYD’s way of understanding things is not enough for analysing and handling what’s going on. It doesn’t matter how ‘politically correct’ PKK or PYD is, what goes in Syria will be very critical but Wilgenburg’s another statement must be focused on here: “Despite this (conflicts) , it is unlikely that there will be armed clashes between the KDP and PKK (though Turkey would enjoy it.) The Kurdish parties learned that this would hurt their own credibility among Kurds and also weaken them, which would only benefit their rivals.”

What’s Going to Happen Then?

As i mentioned above, in Turkey, people are addicted to ‘stability’. The Development and Justice Party (AKP) has maintained much suppor because of its ability to maintain stability until now. But any war AKP gets involved in will be hurting and damaging their high prestige in Turkey. Since the war means ‘opportunity’ for capital, but crisis and hunger for the working class, the AKP will face a new crisis. They will have to sell themselves to the lower classes again, and a possible conflict arising from this may even cause them to lose in next elections.

At the same time, the Kurdish population’s more coordinated attitude will be able to create a new atmosphere there. While there is a conflict in governing ‘power block’, Kurdish politics may benefit from this conflict. What’s important here is to get a ‘total agreement’ on the war politics, between those Kurdish groups that excersize power in the Middle East. It may seem difficult but it is not impossible, especially right after Barzani’s words about self-determination for nations.

In terms of real-politics things are like that. But, the situation in Syria doesn’t seem very good from here, since there is no difference between intervention nor Assad, what’s going to happen there is probably a longlasting war atmosphere that’ll be used by capitalist powers in the region and around Syria. What we can do right now is showing a third possible way, but the problem is right there: What is the third way?

1) http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1079295&Yazar=EZGI-BASARAN&CategoryID=98
2) http://www.rudaw.net/english/science/columnists/4408.html

Anılar sinemasında bir yüz: Erden Kıral

Radikal Kitap’ta Yayınlanmıştır…

“Krallar Kralı setinde hızlı çalışma ve planların sırasız çekimi nedeniyle kafam karıştı. İşi bırakmaya karar verdim. Seti terk ederken Yılmaz, (Güney) “Gitme, sete dön! Başta ben de zorlanmıştım, sen de yapabilirsin,” dedi. Yılmaz müdahale etmese bir daha film yapımıyla belki de ilgilenmezdim. Benim açımdan tarihi bir andı.”

Bu cümlelerin sahibi, Türkiye sinemasını biçim ve içerik yönünden etkileyen, o sinemayı siyasallaştıran, kapitalizmin saldırısı altında vahşice ticarileşmeye mahkûm edilen Türkiyesinemasını yeni bir cephe ile tanıştıran Erden Kıral. Erden Kıral bu kendine özgü yolculuğu yine kendi kaleminden çıkan ‘Aynadan Yansıyan Hatıralar’ ile somut bir belgeye dönüştürüyor. Kıral, yarattığı özgün, sisteme aykırı ve kapitalist sanat üretim süreçlerinin özüne muhalif tarzıyla bu kez izleyicilerin değil, okurların konuğu oluyor. Sinemayı bırakmaktan vazgeçtiği o tarihi anın bizim için ne denli talihli olduğunu kanıtlıyor.

Hakikatle yüzleşmek 
Kitabın önsözünde Alin Taşçıyan’ın anlattığı gibi, bir Auteur olarak Erden Kıral, her ne kadar Yılmaz Güney etrafında şekillenen bir sinema yaratıcıları grubunun üyesi gibi görünse de her daim kendini gruptan ayırmayı becermiş; ama bir o kadar da grubun merkezindeki Yılmaz Güney’in etkisini de fazlasıyla hissettiren bir isim. Kendisinin Yılmaz Güneygeleneğiyle arasındaki bağı özellikle Hakkari’de Bir Mevsim filminde ortaya koyduğu yönetmenlik performansında ve kitap boyunca bir sinemacı ve bir birey olarak göze çarpan Yılmaz Güney portresinin ağırlığı ile görebiliyoruz; Kıral’ı özgün kılansa sinemasının belgesel niteliğinin hiçbir zaman oryantalizmin sığ sularında kalmaması. Onun sineması hiçbir zaman “gitmesek de görmesek de bizim olan köyleri” gitmeyenlerin gözünden anlatmadı. Hakikatle yüzleşmeyi bir görev bildi. Onu özgün bir yönetmen kılan ve bugünün çok konuşulan yönetmenlerinden bile ileri bir konuma getiren de zaten bu özelliğiydi. Genco Erkal’dan yarattığı, ulus devlet travmasını yaşayan Hakkari’nin ortasına düşen o karakterinTürkiye’nin siyasal ve sanatsal tarihinde denk geldiği yerin bu denli önemli olması da Kıral’ın siyasal ve kültürel birikiminin doğal bir sonucu oluyor.
Erden Kıral’ın kitabından naif bir ‘anılar bütünü’ beklemek yanlış olur, onun ‘güzel günlüğü’, hakikat kadar sert bir nitelik taşıyor; dahası Yeşilçam sinemasının kavgalı dövüşlü atmosferinin ortasında bir çift insan gözünün şahit olduklarının ifadesi oluyor. Kitap boyunca, Bilge Olgaç, Yılmaz Güney, Vedat Türkali, Osman Seden, Türkan Şoray, Zeki Müren, Kadir İnanır, Tezer Özlü gibi isimlerle ilgili pekçok güzel anekdot var; ama bir o kadar da ego çatışmalarının, yaratıcı insanların dünyasının kaçınılmazı olarak rekabetin ve mükemmeliyetçiliğin arayışçı karakterinin izlerini de sürmek mümkün oluyor.
Yılmaz Güney, kitabın ve Erden Kıral’ın hayatında önemli bir yer tutuyor; zaten aksi düşünülemezdi, doğrudan tarzı olmayabilir; ancak Kıral’ın jenerasyonu açısından Güney, sineması ve karakteriyle dominant bir figür. Örneğin Kıral Umut filmi üstüne Yedinci Sanat dergisinde yayımlanan yazısına kitabında yer verirken, Güney’in yazıya dair olumlu değerlendirmesini o değerlendirmeden pek de önemli olmasa da mutlaka ekliyor, bu ya Erden Kıral’ın Güney’e olan saygısına ya da Pablo Neruda’nın şiirine dek uzanan o bilgeliğin sanatsal analiz gücüne dair tevazusuna işaret.
Erden Kıral, uluslararası ödüller ve prestijli festivallerde gerçekleşen gösterimlerle taçlandırdığı sinema kariyerinin yanı sıra, bir sinema eleştirmeni olarak da çok büyük bir önem taşıyor. Kitapta da hem filmleriyle ilgili uluslar arası basında çıkan çeşitli eleştirilerin çevirilerine yer veriyor hem de sinemaya ve sinemanın belirli eserlerine dair görüşlerini aktardığı eleştirilerini alıntılıyor. Bu alıntılar özellike Kıral’ı eleştirmen kişiğiyle tanımak isteyenlere özel bir alan sağlıyor.

Üretmenin kutsallığı 
Kıral, kendi kuşağındaki insanların birçoğunun yapamadığı bir şeyi yapıyor ve tecrübeleri ile görüşlerini belgeselleştiriyor. Hâlâ fazlasıyla ciddi bir üretim sürecinin içerisinde olmasına aldırmadan, bir birey olarak, bir yönetmen olarak, bir eleştirmen olarak varlığının belgesini bize sunuyor. Üstelik sunuş biçimi de yazarın sinema dilinin gerçekçi, net ve anlaşılır tavrından arındırılmış değil. Kitapta, gereksiz ayrıntılarla süslenmiş bir içerik bulamıyorsunuz. Aksine, Kıral kitabının başına orkestrasının başına geçmiş bir şef gibi geçmiş ve cümlelerini de filmlerindeki yöntemini kullanarak arılaştırmış. Sözünü esirgememiş; ama cümleleri de ‘tüketmemiş’. Üretmenin kutsallığına hep sadık kalmış.
Kıral’ın hatıraları elbette birçok insan için itiraz hakkı doğuracak. Bireyin subjektif olarak aklına işlediği hakikati aktarmasının böyle bir yanı var. Tezer Özlü, Yılmaz Güney, Elia Kazan gibi birçok isme dair yazdıkları artık itiraz edilebilirliklerini ‘bu dünyada’ kaybetmişken, doğal olarak ‘geride kalanlar’a da söz hakkı doğuruyor. Bu bağlamda da tartışmaların arkası geleceğe benziyor. Dahası, özellikleYılmaz Güney gibi ‘tartışılamaz’ hale getirilmiş bir figürü tartışmaya açacak olması bakımından da ayrıca bir önem taşıyor. Özellikle de Yılmaz Güney’in sinema konusundaki baskıcı karakteri ve dominant ‘önermeci’ yapısına yapılan vurgular Güney’in de bu ‘eleştirilemezlik’ zırhına nasıl kavuştuğunu gösteriyor.
Kıral, kameranın arkasına saklanmayan bir insan olduğunu bu kitapla bir kez daha kanıtlıyor. Cüretkâr bir tavırla, fazlasıyla insani gözlemler ortaya koymaktan çekinmezken, hırsı ve inatçılığı ile ön plana çıkıyor; ama tüm bunlar günlük hayatın yahut sistemin bize dayattığı bir hırs yahut inatçılık değil; aksine dayatılanın fazlasıyla göz önünden uzak tutmak istediği türden yaratıcı ve yıkıcı bir karakter taşıyan bir inatçılık tipi ve aynı yıkıcılığı sergileyen bir hırs. Kıral; asla kaybetmediği ‘ben’ini yanında taşıyor kitap boyunca. O ben birilerini kırabilir; ama Kıral’ın kendisini ve kurgulamak istediği sinema anlayışını, hayat anlayışını ele verse de asla ondan geri adım atmaya niyetli olmadığı gerçeğiyle de bizi baş başa bırakıyor. Edebiyatın fazlasıyla içe dönük ama dünyayla da ölesiye kavgalı temsilcisi Tezer Özlü ile ilişkisine dair detayların ve kişisel ilişkilere dair anekdotların da yer aldığı kitap, özellikle de Kıral’ın günlük hayatta yaşadığı şeylere ve törenler, gösterimler için gittiği ülkelerde yaptığı gözlemlere dair siyasi analizleriyle hayli geniş bir yelpazeye ulaşan bir içerik sunuyor.
Erden Kıral’ın Türkiye’deki izdüşümünü hesaplamamız için muhtemelen bir mucize olması ya da Türkiye sinemasının kapitalizmin ellerinden hızla kurtulması gerekecek. Ama o, Hakkari’de Bir Mevsim’de; Bereketli Topraklar Üzerinde’de ortaya çıkardıklarıyla tarihin ve hikayesini anlattığı insanların aferinini almış güzel biri olarak kalacak. Dahası, o, insanları hiç tanımayan; ama insan olmayı tanıyanların da saygısını hep sıcacık bir gülümseme gibi içinde taşıyacak. Tıpkı kitabının şu bölümünde olduğu gibi: “Locarno’da Bereketli Topraklar Üzerinde filmiyle yarışmaya katılmıştım. Eşim Tezer (Özlü) de yanımdaydı. Fırsat bulduğumuzda tepedeki göle bakan küçük lokantalara kaçıyorduk.. Bir keresinde garson kız bizim Türk olduğumuzu öğrenince, “Bereketli Topraklar Üzerinde filmini biliyor musunuz?” diye sorduğunda Tezer, “Evet, o filmi bu adam yaptı,” diye yanıtladı. Yemeğin sonunda genç kadın hesabı almadı, “Benim misafirimsiniz,” dedi.

İnatçı bir adam 
Erden Kıral’ın ‘Aynadan Yansıyan Hatıralar’ı, onu ‘misafir’ etmek isteyenler kadar, onu eleştirmek isteyenler için de bir şans yaratıyor; ama bu onun, sineması ile kurduğu dilin, birilerinin görmeyi sürekli reddettikleri bir gerçekliği göstermeye dair inatçılığının Kıral’a verdiği itibardan bir şey eksiltmiyor. Çünkü o, Türkiye’de olmasa da bambaşka bir toprakta garsonluk yapan bir üniversite öğrencisinin içindeki insanı ortaya çıkartabilmiş biri, sırf bu yüzden hayatı ve düşünceleri okunmayı ve içinize dokunmayı hakkediyor. Hele ki Hakkari’de Bir Mevsim’i ya da Bereketli Topraklar Üzerinde’yi izlese de anlayamamış, anlasa da anlamazdan gelmiş insanlarla dolu bu ülkede.

‘Nefret aşkı’
Yılmaz Güney’le aramda nefret aşkı (hassliebe) vardı. Ben hem onun sinemasına hayrandım hem de davranışlarını eleştiriyordum. Daha önce anlattığım gibi, onunla yaptığım bir yolculuğu biraz eğip büküp sinemada anlatacaktım. Onun kişiliğine ilişmeden dikkat ederek, olabildiğince bütün yanlarını göstermek istiyordum. Senaryo çalışması sırasında onunla daha önce çalışmış bulunan Canan Gerede ve Halil Ergün’le tartışıp konuşarak ilerliyorduk. Fatoş Güney bizi uzaktan izliyordu. Ne ki Fatoş’u canlandıracak Yeşim Büber’e Fatoş’la konuşmasını yasakladım. Bunun yanı sıra, yönetmeni oynayacak Serdar Orçin’e, “Bana bakma, beni hizalama, sen yazılanları yorumla,” dedim. Halil Ergün ise Yılmaz’ın bazı tipik gestuslarını alsa da özgür bir Yılmaz karakteri oluşturdu. Halil bu projede özveriyle çalıştı. Kitaptan

‘Sonuç fiyaskoydu’
Piyasada film üretimi durmuştu, bir yıl içinde yapılan film sayısı sıfırdı. On yönetmen: Atıf Yılmaz, Zeki Ökten, Erden Kıral, Ömer Kavur, Barış Pirhasan, İrfan Tözüm, Yusuf Kurçenli, Orhan Oğuz, Ali Özgentürk ve Memduh Ün biraraya geldik, Sinema Vakfı’nı kurduk. Vakıf Efes Pilsen’in desteğiyle “Günümüz Türk Sinemasında 10 Yönetmen İki Film” projesine başladık. Kısa filmler yapacaktık, bunları iki kümede toplayıp “Aşk Üstüne Söylenmemiş Her Şey” ile “Yerçekimli Aşklar” adlı iki uzun metrajlı film gerçekleştirecektik. Ben “Ay Hikâyeleri” adlı bölümü çektim. Sonunda her iki uzun metreli film de vizyona girdi, ama sonuç fiyaskoydu. Kitaptan

Bereketli Topraklar Üzerinde
Tarık Akan bu filmde yer almak, Pehlivan Ali’yi canlandırmak istiyordu. Ama Tuncel Sürü ve Kanal filminde Tarık’la ikili oldukları için onu istemiyordu. Yepyeni bir yüz olan Yaman Okay’ın bu rolü oynaması konusunda beni ikna etti. Yaman bu filmde çok iyi bir iş çıkardı. Ne ki bugün düşünüyordum da Tarık olsaydı filme çok şey katardı.

‘Çok güzel ihanet’
Tezer, Ferit Edgü’yle konuşmuş, fakat Ferit, “Bu romandan film olmaz,” demişti. Fantastik bir romandan film çıkarmak oldukça zordu. Ama bunu nasıl başardığımız, yine Ferit Edgü’nün Korsika Film Festivali ödül töreninde jüri başkanı Marie-José Nat’a söylediklerinde gizliydi. M.J. Nat, “Yazarlar kitaplarından yapılan filmleri beğenmezler. Kitaba yönetmenin ihanet ettiğini söylerler. Kıral da size ihanet etti mi?” diye sordu. Ferit de, “Evet, etti, ama çok güzel ihanet etti,” demişti. İşin özü buydu.

Şu bizim dev tutsaklığımız!

Emma Goldman üstüne düşünmek, Emma Goldman üstüne yazmak, onun üstüne bir birikimi gerektirir elbette; üstüne bir de Emma Goldman’ın üstüne düşüncelerini kurguladığı Anarşizm’i tarif ettiği metinlerden oluşan “Anarşizm neyi savunur?” hakkında fikir ortaya koymaksa bir çeşit delilik. Kitabın henüz girişinde “Her yeni neslin mücadele etmek zorunda kaldığı ve üstesinden gelebileceği şey, bizleri bir ağ gibi saran geçmişim yüküdür,” diyerek geçmişin yüklerinden kurtulup bir gelecek inşaasına girişen Goldman Emerson’un etkin bir ruh arayışına referansla mutlak hakikati arayan o ruhun peşine düşüyor. Goldman’ın anarşizme ilişkin temel görüşlerini ele alırken onu ‘büyük kurtarıcı’ olarak tanımlamasından yola çıkmakta fayda var, ona göre anarşizm insanın kendisini esir alan hayaletlerden kurtulmak için seçebileceği yoldur. Goldman, bize hükmedenleri üç sınıfta toparlıyor. Goldman’ın bakış açısına göre Din insan aklının, mülkiyet ihtiyaçlarımızın, hükümet de insan davranışlarının hakimi olarak insanın köleliğinin kalesini teşkil ediyor. Goldman, tüm bu hakimler karşısında yaşadığımız değersizleşmeye, ruhun ve bedenin aşağılanışına odaklanıyor. Goldman’ın söyledikleri, sade bir çeviriyle aktarıldığından, iktidarın kuşatması altında kalan tüm kitlelere seslenebilecek kadar açık; dahası Goldman, fikirlerin karmaşıklığından ziyade pürlüğü ve parlaklığını temsil ediyor. O güncelin, gündeliğin yöntemini reddediyor. Dahası gündelik olanın ve sistemin bize hükmetmek için ortaya koyduğu argümanlara da argo tabirle ‘posta koymayı’ çok iyi beceriyor. Suç kavramını, suçun gerekçelerinden uzakta irdeleyen devlet bakış açısını ve ‘suç bastırma aracı’ olarak devleti, şiddeti ve şiddetin anlamını masaya yatırıyor. Dahası, tüm hakimlerin arkasına kapitalist ihtiraslarını gizledikleri o malum kavrama ‘insan doğası’na da değinmeden geçmiyor. Belki de burada kalemi Goldman’a bırakmak yapabileceğimiz en akıllıca iş oluyor: “Ancak bugün, herkesin ruhu bir hapishaneye kapatılmış, bütün yürekler zincire vurulmuş, yaralı ve sakatlanmışken insan doğası diye bir şeyden nasıl bahsedebiliriz ki?” Goldman bize dev tutsaklığımızı hatırlatmaktan hiç çekinmiyor. O zincirlerimize duyduğumuz o garip sevdayı sorguluyor, onla kavga ediyor. Esaret altındaki hayvanların laboratuvarlarda gözlenmesinden farkı olmayan ‘doğamıza dair’ dayatılmış gerçekliklerin köklerini kazıyor. İnsan doğasına maledilmiş tüm ‘yalanların’ hesabını soran Goldman, kendi gerçekliğini yaratmak adına yola çıkmaktan da bir an olsun geri durmuyor. O belki de Zizek’in Badiou’yla yaptığı ünlü tartışmada vardıkları sonucun çok öncesinde yazdığı metinlerinde filozoflara yüklenen ‘farklı bir soru sorma’ ve ‘farklı bir bakış açısı yaratma’ işini de, siyasal olarak bir çözüm üretme işini de üstleniyor. Bu nedenle hem çağının alternatif bir düşünürü olarak hem de siyasal bir simge olarak rolünü fazlasıyla yerine getiriyor. Goldman anarşizmin sadece slogandan ibaret olan algısını kırıyordu; kitap da sloganların hayata aktarımı sürecinde tam olarak görevini kavramış bir militanın hayat görüşlerini yansıtıyor. Belki de Goldman, görüşleriyle bugün için ‘yeni’ bir bakış açısı sunmuyor gibi görünebilir; ancak Goldman’ın Agora Kitaplığı tarafından yayınlanan “Anarşizm Neyi Savunur?” kitabı birçok bağlamda Goldman’ın farklı siyasal pozisyonlarda geçen ve anarko bir sosyalist olarak bugüne ciddi bir miras bırakan hâlini çok iyi tanımlıyor. Dahası devrim sürecine bakış açısı, işçi mücadelesine, emeğe ve kapitale bakış açısıyla öne çıkan Goldman bir kadın olarak varlığını anarşist düşüncesinden de asla ayırmıyor, bu durumların fazlasıyla radikal sayıldığı bir dönemde doğum kontrolüne dair broşürler dağıtan, eylemli propoganda sürecini öngören, Rusya’daki devrime dair görüşleriyleyse kimilerinin hâlâ yapamadıkları bir hesaplaşmayı yapabilen bir portre çiziyordu. Onun, Rus devrimine dair şu sözleri kadın bir antiotoriterliğin samimiyetini kanıtlar nitelikteydi: “… Rusya’daki ilave hayal kırıklığım tüm tarih boyunca otorite, hükümet ve devlet, daha önce bu kadar içsel olarak statik, gerici ve hatta karşı-devrimci olmamıştı. Kısacası, devrimin bizzat anti-tezi.” Onun çizgisi, kızıl bürokrasiden, devlet totaliterliğine tüm baskılara inat çizilmiş gibiydi. O erkek egemen sistemin kendi muhalefetini bile kurguladığı bir dünyada eril bir iktidar sevdasıyla dalga geçen bir kadın olarak öyle ya da böyle anarşizme merhaba demek isteyenler için fazlasıyla sağlam bir kaynak.

Turkish Socialists and Kurds Combine: The upcoming election in Turkey

This is a guest post, written for The Third Estate by Sarphan Uzunoğlu, an activist in Turkey.

From the 12th of June, Turkey is going to be enterring into a new period, considered to be the “reconstruction process” of Turkey. This reconstruion may not emerge right after the elections, but the demand for new constitution from all social and political groups throughout Turkey means that, there will be a new constitution – this time produced by a “so called” civilian government.
I use the phrase “so called” not only because of power of army in Turkey. More important is the electoral system which blocks political parties with vote rates under 10%. This vote rate is of course reachable, but in political atmosphere of Turkey – and considering the American oriented transformation in Turkey and Middle East, we can clearly say that along with its totalitarian policies, the party in power, the AKP (Justice and Development Party), is trying to create a two-party assembly system, similar to the United States.
In Kurdistan, which is legally divided between other countries but practically active in Middle East, the Justice and Development party has arrested thousands of activists and politicians in order to get rid of rising Kurdish Freedom Movement driven by BDP (Peace and Democracy Party) which is the main platform that is also supported by many libertarian and traditional socialist parties and groups in Turkey. After those arrests, candidates for the Freedom and Democracy Union – the electoral Coalition supported by much of the Turkish and Kurdish left – have seriously harmed, since they have lost many activists working for their campaigns. We need to talk about the different elements of this coalition in order to understand the political atmosphere in Turkey.
BDP (Peace and Democracy Party), EMEP (Party of Labor), EDP (Equality and Democracy Part) and SDP (Socialist Democracy Party are the main elements of this coalition. First of all, we have to state that the BDP is the main and most critical element here – partly because some other parties that rejected collaboration with BDP, inclduding the left-wing ÖDP and TKP (The Turkish Communist Party). ÖDP was blocked from the elections after the decision made by YSK, the institution that organizes elections, and they announced that their votes are for socialists in Turkey which involves the Block and TKP together.
We have to say that nationalism is still a great problem in Turkey and even if there are many efforts, too many parties are unable to identify themselves with this new antinationalist culture. Moreover, we have to admit that there are some problematic elements in BDP as well, which may disturb socialists. TKP is a nationalism oriented communist party, so noone would expect them to be part of the BDP lead coalition. However, ÖDP’s decision was a critical decision. When they announced their decision to fight the election on their own, they were criticised very harshly by Turkish and Kurdish socialists including myself, because ÖDP has been accused of becoming more oriented to nationalism these days. Unlikely, ÖDP has been part of the revolutionary movement in Turkey for years and these criticisms were a little bit overstated. After they were rejected, the distance between ÖDP and coalition has became less than ever and we got into a new process.
Here, we have to state that unlike all other parties in Coalition BDP is not a traditional socialist party. Their terminology is like socialist terminology, but their great support fromm the Kurdish population and their active fight against the status quo over the past three decades, comes from the foundation of Republic in 1923 and is based in the nation state paradigm. So there are still bourgeoises in BDP as well, and their objections are more on humanitarian issues. However, if these humanitarian issues aren’t resolved, the Kurdish people, as the poorest class in Turkey, will never improve their position. The rights Kurdish people are looking forward to enjoying are autonomous local governance, and education in their mother tongue. Both of those are human rights but in Turkey, they are seen as divisive policies of a Kurdish population – which has nonetheless announced that it does not have the motivation of dividing Turkey and starting a new country.
This election will determine future of the Kurdish people, not least because of the fact that AKP, since they have been in power, have initiated a destruction campaign against the unassimilated Kurdish population. Tayyip Erdoğan (PM in Turkey) did deal with the army about creating a new “Kurdish personality” for Eastern Regions in Turkey and he was partially succesful.
But, after the murder of two people by police, and murder of people who were trying to get guerillas’ corpses back to Northern Iraq, the process evolved into something different. Today, in Turkey, we are talking about racist regime that’s going to be in power if the coalition and other opposition parties such as CHP and MHP aren’t succesful.
The one-party totalitarian system imagined by AKP is nearer than ever and the situation is made even more dangerous now that the AKP has created its own “blue army” by opening up access to the police to those who are commited to fundamentalist groups. In this election, Turkey will make a choice between its new totalitarian path or freedom.

Arto Tunçboyacıyan - Zetuni Zar (by Vitilsky)