Sarphan Uzunoglu Part time instructor in KHAS, PHD candidate in Galatasaray University, Advisor in TBMM, editor.
  • sarphanuzunoglu published a text post 3 gün önce
    Gezi’nin mirası ve önseçimler

    19 Eylül 2014 tarihinde Yurt Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

    Çok büyük iki fırsatı kaçırmış olarak 2015 Genel Seçimleri’ni bekliyoruz. Birinci fırsat 2014 Yerel Seçimleri idi. 2013’te ortaya kent hareketi olarak çıkıp bir gençlik isyanına dönüşen Gezi’nin, kent hareketi üzerinden insanlara işlediği duyguları ve bilinci, aday ve ilke belirleme süreçlerine yeterince yansıtamadık. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri ise aslı varken suretine itibar edilir sanıp sağcı aday arkasında birleşilmesiyle geçip gitti. HDP kendi demokrat ve Kürt adayını çıkardı. Selahattin Demirtaş’ın aldığı oy oranı sağ şeritte sosyal demokrasinin nefes alabileceği bir alan olmadığını, sağ şeritte duranların solu kaybedeceğini herkese hatırlattı. Çünkü geleneksel CHP seçmeninden Demirtaş’ın tabanına kayda değer bir kayma yaşanmıştı.
    Elbette bu ne HDP için önümüzdeki seçimde yüzde 10’u kesinlikle aşan ve parti olarak seçimlere girmesinde hiçbir sakınca bulunmayan bir parti olma özgüveni anlamına geliyor ne de CHP’nin herhangi bir sol adaya dönmesi halinde işlerin otomatik olarak daha iyiye gidebileceğini gösteriyor. Mevcut tablo tam aksine, akışkan ve küskün seçmen kitlelerinin beklenmedik etkilere yol açabileceğini gösteriyor ve bu küskün, yenilmekten yorgun düşmüş seçmen kitlesinin dinlenmemesi halinde kazananın yine AKP olacağını anımsatıyor.

    Gezi’nin mirası
    AKP iktidarı döneminde kazananı AKP olmayan tek sürecin Gezi İsyanı olduğunu düşündüğümüzde de Gezi’nin siyasal mekanizmalarına ve kültürüne dönerek önümüzdeki sürece bakmak şart oluyor. Sosyal ağlardan rahatça takip edilebileceği üzere 2013 Haziran’ından geriye şehitlerinin davalarını takip eden, öldürülenlerin ailelerinin yanında bir dayanışma oluşturan bir ruh kaldı. Bugün Ethem Sarısülük’ün yahut Berkin Elvan’ın ailesinin davalarında yalnız bırakılmayacağı aşikar. Bu Türkiye’nin ‘solcuların yargılandığı ya da müdahil olduğu davalar cehennemi’ olarak en azından bir süreliğine dayanışma duygusunu sürdürebileceğinin garantisini bize veriyor. Peki ya Gezi isyanının kökenlerini ne yapacağız?
    Gezi isyanının kökeninde, çok açık bir antikapitalist vurgu vardı. Emek bakımından güvencesizleşmiş ve buna bağlı olarak da siyasete ve emek kurumlarına güvensizleşmiş prekarya diye adlandırılan ‘yeni’ sınıf, çok temel bir itirazı dile getiriyordu. Birçok siyaset bilimci Gezi’nin ‘nasıl yönetilmek istemiyorum’ sorusunun cevabını veren bir isyan olduğunu belirtiyordu. Oysa dünyanın dört bir tarafındaki Gezi tipi direnişler/isyanlar ‘nasıl bir yönetim’ sorusunu soruyor.

    Küçük rüyalar
    Örneğin Habitus Kitap’tan çıkan ‘Ne İçin Mücadele Ediyoruz – Radikal Kolektif Bir Manifesto’ isimli kitap, tüm dünyada sokağa çıkan kitlelerin sistem önerilerinin yanı sıra alternatif yönetişim ve ekonomi modellerini barındırıyor. Küresel anti-kapitalist hareketler Occupy Wall Street/Wall Street’i İşgal Et ve benzeri isyanlardan akademinin küfü ve tozundan kurtulmuş, pratiği mümkün olan tartışmalar çıkardılar. Atina’dan Londra’ya, oradan da Tahrir’e dek uzanan bir hat çizerek yapılan ‘büyük’ isyan analizleri, bir sokağın idaresinden değiştokuş pazarlarına dek geniş bir pratiğe kadar vardı. Bu ‘küçük rüyalar görmek’ olarak adlandırılabilir ama temel olarak katılımcı, radikal bir demokratik pratiğin eşitlikçi bir şekilde inşa edilmesi için bunun tek yöntem olduğunu da anımsamak gerekiyor. Aşağıdan yukarı yeni bir demokrasi kurma meselesi tam da burada gündemleşiyor. Ancak ‘acil gündemimiz’ ve benim de başta bahsettiğim genel seçimlerle bu doğrudan bağlantılı.

    Mücadele devam ediyor ama…
    Önümüzde sancılı bir dönem var. Hem barış süreci, hem olası ekonomik kriz ve AKP’nin yalpalamaları etrafında çok karmaşık bir döneme yaklaşıyoruz. Sokak hareketi hem antifaşist hem de antikapitalist damar üstünden militanca mücadeleyi sürdürüyor ama reel siyaset bağlamında yeterince söz söyleyebilmesi ve bunu duyurma kapasitesi endişe verici. Öyle bir yere gelindi ki, Gezi Direnişi’nde Türkiye’nin kaderini değiştirme noktasına gelen bireyler parlamenter siyasete dair umutlarını kaybetmek üzereler. Oysa İspanya’da Podemos, Yunanistan’da Syriza gibi örnekler, aksinin mümkün olduğunu, şöyle bir silkelenip kendine gelme açısından önümüzde iyi bir fırsat olduğunu gösteriyor.

    HDP ve CHP
    Geçtiğimiz haftalarda Yunanistan’da geçirdiğim zamanı göz önüne alarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, Türkiye’deki ‘sol etkinlik’ çok daha yoğun ancak bunu legal siyaset zeminine taşıma konusunda mevcut siyasi partilerin kapalı mekanizmaları büyük engel. Cumhuriyet Halk Partisi’nin PM seçim süreci bunu açıkça gösterdi. HDP-HDK ise bu konuda ilk kez bu kadar açık bir sınav verecek. Eğer partinin önde gelenlerinin sık sık vurguladığı ‘radikal demokrasi’ söyleminin hakkı verilirse, düzgün bir genel seçim strateji ve beyannamesi etrafında aşağıdan yukarıya doğru adayların belirlenmesi mümkün olacak.
    CHP için ise ortada bir ‘radikal demokrasi’ iddiası olmasa da Gürsel Tekin’in “CHP Gezi’de sekiz şehit verdi” benzeri söylemleri gerçekten bir şey ifade ediyorsa Gezi’nin önerdiği temsiliyeti teslimiyet haline getiren politikaların reddine dayalı anlayış bir alan kazanmak zorunda. Zira CHP’li olmayan ama CHP’ye oy veren geleneksel solcu kitleler açısından bu etik bir tartışma olmanın ötesinde artık ilkesel bir gereklilik halini aldı.

    Tokat yemek iyi gelebilir
    Sol açısından iki farklı damarın parçalarını temsil eden bu iki hareketin/partinin de önünde aslında aşılması ve anlaşılması güç olmayan problem ise şu: Geçmişin konvansiyonel siyaset algısının, parti liderlerinin sık sık vurguladığı masada ve kafede siyaset yapma alışkanlığının kırılması tamamen o liderlerin kendilerine bağlı. Eğer HDP arkasında durduğu radikal demokrasi söyleminin CHP ise ‘yeni’ ve rakı masasından yönetilmeyen CHP’nin peşine düşecekse, forumlara ve sokağa yüzlerini dönmek, gerekirse sokaktan yaptıkları hatalardan ötürü biraz tokat yemek durumundalar. Zira her iki partinin de bu tokatları yemesi ve aşağıdan yukarıya mekanizmalarla geleceklerini ele alması dışında Türkiye’de parlamenter muhalefet adına bir umut görünmüyor.

    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 3 gün önce
    Hong Kong’ta Neler Oluyor? #OccupyCentral

    Bir isyanlar döneminden geçiyoruz. Clay Shirky, içinden geçtiğimiz ‘spontane’ eylemler döneminin ve yeni sosyal hareketliliklerin tarihini doğrudan gelişen iletişim teknolojileri ve değişen siyasi pratiklerle bağlamıştı. Gerçekten de isyanların dilinin ve semiyolojisinin bu denli ortaklaşmasının da bunu gösterdiği aşikar. Ama son 15 yıl bize isyanlarla ilgili şunu öğretti. Yeni sosyal hareketler, biçim ve yöntemde birleşirken, söylem ve amaçta farklılaşabiliyor. Bu nedenle her isyana sebep ve sonuçlarıyla bakmak şart hale geliyor.

    Peki birkaç gündür uluslararası basından ve yeni medyadan izlediğimiz kadarıyla Hong Kong’ta neler oluyor?

    Hong Kong’ta bir hafta önce binlerce öğrencinin katıldığı boykotla hızlanan #OccupyCentral hareketi belirli bir ivme kazanmış durumda.  Dünyanın farklı coğrafyalarında medya Hong Kong’ta ne olduğunu sorguluyor. Her ne kadar özellikle Çin odaklı kaynaklar gösterileri gayrimeşru ve irrasyonel gösterme amacında olsa da Hong Kong’un ‘tek ülke iki sistem’ yöntemiyle devam eden mevcut gidişinde tarihe bir çentik atıldığı ortada.

    İran Tipi Demokrasiye İsyan

    Hong Kong’luların isyanlarının ardındaki temel sebep Hong Kong liderinin nasıl belirleneceğine dair tartışmalar gibi görünüyor. (1) Çin yönetimi Hong Kong liderinin 2017’de doğrudan seçimlerle işbaşına geleceği taahhüdünde bulunmuştu. Ancak geçen ay hükümet aday komitesinin belirleyeceği iki ya da üç aday arasından seçim yapılabileceğine karar verdi. Pekin hegemonyasının kendi içinden belirlediği ve temsil gücü olmayan bu olası adaylar ise halkta büyük bir endişeye yol açtı. Birçok Hong Konglu bu uygulamanın İran tipi nispi bir demokrasi olduğunu düşünüyor. Zaten Hong Kong’un yönetimi küresel ölçekte de ‘kısmi’ demokrasi olarak tanımlanıyor; ancak toplumsal öfkenin nedeni bu kısmiliğin iyice derinleştirilmesine.

    Gösterilere katılanlar ve katılmayanlar arasında elbette keskin bir bıçak var; ama bir de gösterilerin bir şeyi değiştirmeyeceğini düşünenler var. Guardian’ın beyanlarını aktardığı bir aktivist şöyle diyor: Eylemlere katılmak istediğimde ailem beni durdurmaya çalıştı ve şöyle dediler, Çin’in karşısında hiçbir şey yapamaz hiçbir şeyi değiştiremezsin. (2) Tüm bu umutsuzluğa rağmen alanlarda olan insanların çoğu mevcut hak ve özgürlüklerini, başta basın ve ifade özgürlüğü olmak üzere, korumak için oradalar.  Bu ‘devrimci’ bir hareket değil; ancak demokrasi yanlısı bir hareket. Örneğin gösterilere katılan 51 yaşındaki bir iş insanı açık bir biçimde Hong Kong’ta özgürlük alanlarının her geçen gün daraldığını belirtiyor. Bir başka yurttaş da Hong Kong’un artık eski Hong Kong olmadığını belirtiyor. ‘Yeni’ Hong Kong’a dair önemli boyutta şüphe ve korku söz konusu.Yüzü aşkın yaralının ve onlarca gözaltının olduğu eylemlerin temel söyleminin kapsayıcılığı da buradan geliyor.

    Tanıdık Güvenlik Konsepti

    Çin’in Şinhua haber ajansının aktardığına göre Çin’in Hong Kong ve Makao’dan sorumlu sözcüsü, Pekin’in ‘kanunun üstünlüğüne aykırı olan ve toplumsal huzuru bozan tüm yasadışı eylemlere karşı çıktığını ve Hong Kong yönetimine en güçlü şekilde desteğini sunduğunu’ söylemiş durumda. Pekin yönetiminin desteğini arkasında hisseden Hong Kong yönetimi ise Türkiye’den ve dünyanın diğer bölgelerinden tanıdık olduğumuz bir güvenlik ve korku rejimini sürdürmekte ısrarcı.

    Hong Kong Yönetimi Başkanı CY Leung, “Umarım halk sakin olur ve dedikodularla yanlış yönlendirilmez” ifadesini kullanırken “Polis, trafiğin akması ve kamu güvenliği dâhil, toplum düzenini korumak için çabalayacak” diyerek polisin aktif müdahalesi için meşru zemini yaratmış durumda. (3) Dünyadaki örneklere baktığımızda, merkez şehirlerdeki isyanlar (İspanya’da Madrid’den ülkenin 40 farklı noktasına, Türkiye’de İstanbul’dan birkaçı hariç tüm illere) yayılmıştı. Hong Kong ve Pekin’deki Komünist Parti’nin korku ve endişelerinin de bu yönde olduğu görülüyor.

    1 Temmuz’daki demokrasi eyleminde 500 kişinin gözaltına alınmasından yana süregelen irili ufaklı protestoların #OccupyCentral adı etrafında kendi dilini üretmesi ise yönetim için bir başka baş ağrısı anlamına geliyor.  3 aydır süregelen protestolar açısından 1 Ekim’in dönüm noktalarından biri olması beklenirken, haftasonunun ardından yeni haftanın başlamasıyla meydandaki insanların sayısının azalması protestoyu düzenleyenlerin en çok endişe ettikleri konular arasında geliyor.

      1) http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/09/140922_hong_kong_eylem.shtml

    2) http://www.theguardian.com/world/2014/sep/29/hong-kong-pro-democracy-protests-surprising-police

    3) http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/09/140928_hong_kong

    Archived in: #hong kong news #occupy central / 0 not
    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 2 hafta önce
    Kateryna Kruk: Lenin Heykeli’nin Yıkılması Tarihsel Bir Kopuş Olarak Algılanmalı

    Gazeteci Kateryna Kruk’u Ukrayna’da Euromaidan gösterileriyle başlayan kriz ortaya çıktığı günden bu yana takip ediyorum. Kruk içinde bulunduğu coğrafyanın politik konumu gereği ‘tarafsız’ bir figür değil. Türkiye’deki mevcut gazetecilik ortamına benzer bir biçimde mesleğini aktivizmle bütünleştirmek seçimini yapanlardan biri. Bu bağlamda Ukrayna’da Rusya’dan bağımsız; ama AB’nin de bir parçası olma niteliğine sahip bir Ukrayna  yaratmak isteyenlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Bazıları Ukrayna’daki politik kırılmanın farkına Euromaidan protestolarından sonra vardılar, ama hepimiz farkındayız ki bunun kökü geçmişe dayanıyor. 2014 öncesinde Rusya’nın Ukrayna’nın yönetimindeki rolünü açıklar mısınız?

    Rusya asla Ukrayna politikasını etkilemekten geri durmadı, bunu ise özel çıkarlarını korumak olarak algıladı. Yanukovych’in başkanlığı ve yönetimi döneminde bu etki tamamen hissediliyordu. Ukrayna ve Rus ekonomileri arasındaki yakın bağlar gereği sürekli Kiev’e gelişme yolunda Avrupa’yı seçmemek yönünde şantaj yapıyordu. Eylül ortasında Rusya Ukrayna’nın bazı ürünlerine karşı ambargo koyarak Ukrayna’ya ticari bir savaş açtı. Ukraynalılar’ın tüm memnuniyetsizliklerine rağmen hükümet bu resti gördü ve AB-Ukrayna Sözleşmesi’nin imzasına dair hazırlıkları durdurduğunu duyurdu.

    Rusya’nın büyük ve gelişmiş bir etki ağı var, bu eski Sovyet yapılanmasına ve büyük ekonomik girişimlere dayanıyor. Gaz ve Rusya pazarı Ukrayna ürünleri üzerindeki Rus etkisinin en önemli nedenleri. Rusya her zaman Ukrayna’nın onun uydusu olarak kalmasına dikkat etti ve AB yönündeki ilk adımda Rusya’yı cezalandırdı.

    Ukrayna Özgür ve Egemen Bir Devlet Olmak İstiyor

    Peki Rus ve Ukrayna ilişkilerinin arkaplanındaki tarihi problem ne?

    En büyük ve en ciddi problem Rusya’nın asla bizim özgürlük ve egemenliğimizi ciddiye almamasıydı. Kremlin siyasetçileri Sovyetler Birliği’nin yıkılışını günün birinde elbet değişecek geçici bir gerçeklik olarak ele aldılar. Ancak burada kesin bir çıkar çatışması var. Ruslar Ukrayna’yı ‘yutmak’ istiyorlar, Ukrayna’yı bir kez daha imparatorluklarının bir parçası yapmanın peşindeler. Ukrayna ise özgür ve egemen bir devlet olmanın peşinde.

    Dünyanın farklı bölgelerindeki sosyalistler Euromaidan protestocularına özellikle de Lenin heykellerinin tahrip edilmesinden sonra büyük tepki gösterdiler. Lenin heykellerine yönelik bu saldırıların arkasında ne vardı?

    İlk açıklamam gereken şey şu: Lenin anıtı sağ kanat bir parti olan Svoboda yandaşlarınca devrildi. İkincisi, Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ardından Ukrayna bir ulusal kimlik krizine girdi. Sovyetler Birliği Ukraynalılar’ın tarihi kimliğini yok etmek ve Ukrayna’daki bağımsızlık için mücadele eden aktivist ve önde gelenleri devreden çıkarmak için elinden geleni yaptı. Bir şekilde kimliğimizi yeniden keşfetmek zorunda kaldık. Bu yüzden Lenin Heykeli’nin yıkılması Ukrayna ulusuna birçok acı vermiş ‘Sovyet Geçmişi’yle bağların kesilmesi anlamına gelen bir şey olarak anlamlandırılmalı. Basit şekilde anlatmak gerekirse, Sovyet Devleti’nin kurucusunun heykeli ve Ukrayna’nın Avrupa seçimi Kiev şehir merkezinde bir arada var olamaz.

    Ukrayna’da şu an durum nasıl? Bir Rus işgalinden bahsetmemiz mümkün mü? Eğer öyleyse hangi alanlar işgal altında?

    Evet, Ukrayna Rus kuvvetlerinin işgali altında. Bu zaten bazı Batı ülkeleri ve NATO görevlilerince de açıklanmış bir durum. Bazı Rus insan hakları aktivistleri ve Asker Anneleri Birliği yaklaşık 3000 Rus askerinin öldürüldüğünü söylüyor. Rus askerlerinin Donetsk ve Mariupol yakınlarındaki varlığınıysa belgelerle kanıtladık.

    Birçok insan, Almanya’nın Euromaidan protestolarına kritik bir etkisi olduğunu savunuyor. Sence de öyle mi? Sence Almanya’nın Ukrayna üzerinde emperyal bir hevesi olabilir mi?

    Dürüst olmak gerekirse Euromaidan protestoları sürecinde, Almanya’nın hareketimiz içerisinde özel bir rolü olduğunu hissetmedim. Daha ziyade ABD’nin ve bazı AB ülkelerinin etkisi diyelim, ama Almanya hiç bunlardan biri olmadı. Hatta bu yaklaşıma şaşırdığımı söyleyebilirim.

    Ukrayna’daki son gelişmeleri ve Batılı diplomatların çabalarını göze alırsak, derim ki Rusya’nın Ukrayna üzerinde emperyal bir ilgisi var ve Almanya bu iddiayı destekliyor.

    Yozlaşmış Sistemi Değiştirmek İstiyoruz

    Ukrayna’yla ilgili okuduğumuz haberlerin çoğunda AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımları konu ediliyor. Ama çoğunlukla insanlar Ukraynalıların ne istediğine kulak vermiyor. Ne istiyorlar? Talepleri Euromaidan’dan bu yana değişti mi?

    Talepler değişmedi. Bu yozlaşmış sistemi değiştirmek istiyoruz.

    Geçtiğimiz günlerde Rus kuvvetlerinin işgaline karşı savaşmaya gitmeden önce bir Ukraynalı tarafından atılmış bir Tweet dolaştı. Ukraynalılar bu durumla ilgili nasıl bir motivasyona sahip?

    Bağımsızlığımız için bir aradayız, toprak bütünlüğü ve Ukrayna’nın geleceği için. Bu tüm motivasyonların en yücesi. Ukraynalılar ülkelerini gerektiği sürece koruyacak. Bu durum gönüllü savaşçılar, Ulusal muhafızlar ve onlara yardım eden birçok organizasyonla korunuyor şu an.

    Sana göre AB yaptırımları Rusya’nın geri adım atmasını sağlayacak mı?

    Yaptırımların etkisini görmek için belirli bir zaman geçmesi gerekiyor. Böyle bir süregelen savaş durumunda, yaptırımlar yeterli gözükmüyor…

    Bu çatışmanın ardından Ukrayna’yı AB’nin bir parçası olarak görebiliyor musunuz? Ukrayna’nın mevcut ekonomik durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Ukrayna’yı AB’nin bir üyesi olarak hayal ediyorum. Aynı zamanda zor bir ekonomik durumda olduğumuzun, ulusal para değerimizin sallantıda olduğunun, yolsuzluğun ve iç ve dış güvenlik zaaflarının farkındayım. Ama Ukrayna bir Avrupa ülkesidir ve şimdi biz onu bir Avrupa Devleti haline getirmek zorundayız. Ukrayna Avrupa entegrasyonu harici bir alternatifi olmadığını ifade etmiştir, ve eminim ki Doğu’daki savaşın sonuçlanmasının ardından Avrupalılaşma çalışmalarımızı hızlandıracağız. Üstünden gelmemiz gereken birçok şey var; ama etkisiz devlet aygıtı, bürokrasi, enerji bağımlılığı ve Rusya’yla ekonomik bağlar başta geliyor. Bu fazlasıyla problemli bir miras; ama eminim bunun üstesinden geleceğiz.

    Archived in: #jiyan / 0 not
    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 2 hafta önce
    Yeni Medya: Mikrokozmos Pravda’sı mı, Demokratik Bir Araç mı?

    Yeni sosyal hareketler ve sosyal medya aktivizmi konuları ne zaman açılsa tarihsel bir tartışma yapılma zorunluluğu varmışçasına geçmişe yönelik referanslarla açıklama ihtiyacı güdenler oluyor. Bu ihtiyaç, hem güncel koşulları anlayamama durumunun bir sonucu hem de yeni olana yönelik eskinin yöntemleri üstünden bir yorum oluşturma tembelliğinin bir sonucu. Aynı tembellik yeni medya ve onun oluşturduğu bilgi akışını tehdit eden yahut kullanan odakları inceleme süreçlerinde de ortaya çıkıyor.

    Oysa sosyal medya aktivizmi de yeni medyanın yarattığı olanaklara ilişkin optimizm de teknik olarak aynı sulardan besleniyor. Yeniliğe yönelik çoğunlukla eleştirellikten yoksun ve güncel tecrübeleri gözardı eden bir bakış açısından. Yine de yeni medyanın geleceği ve etkileriyle ilgili Malcolm Gladwell ve Evegeny Morozov tarafından ortaya atılan pesimist fikirler [1] ve en özgürlükçü web projelerini hayata geçiren Assange gibi öznelerin bugün dünya üzerindeki durumları yeni medyanın devletler için bir ‘tehdit’ olduğu kadar rahatlıkla avantajlarına kullanabilecekleri bir unsur olduğunu da gösteriyor. Yani sonsuz iyimserlik de geçmişten bugüne doğru taşınan bir bakış açısı da yeni medyanın günümüzdeki ‘özgürlük’ temelli rolünü çözümleme konusunda yeterli bir işlev görmüyor.

    Benim bakış açıma göre ise yeni medyayı pesimist düşünürlerin çoğu gibi yalnızca devlet/şirket tekelinde tartışmak kendi içerisinde bazı sorunlar içeriyor. Zira günlük hayatta iktidarı artık devlet ve şirket dışı mekanizmalarda (komüniteler, aile, arkadaş grupları, siyasi örgütler, sivil toplum örgütleri vs.) de hissediyoruz. 2013 yılında tamamladığım Master Tezi sürecimde Gezi’nin yaşanmasından önce ve sonra yaptığım mülakatların ortak özelliği, her ne kadar devletin yeni medya üzerindeki yaptırımları bu dönem içerisinde daha çok gündeme gelse de, aile vb. kurumların anonim ve neredeyse anonim yahut yarı anonim kullanımlarda çok daha belirgin olduklarıydı.

    Bilindiği gibi Foucault, iktidarın doğasını betimlerken, onun dönüştürücü etkisine göndermede bulunmuştu. Bu nedenle de iktidarı yöneten ya da “baskı uygulayan” bir mekanizma olarak ele almak yerine, dönüştürücü ve düzenleyici güç olarak tanımlamayı uygun bulmuştu.[2] Bu da düzenleyici güçler olarak dizebileceğimiz bazı kategoriler üstünden sosyal medya aktivizminde karşı unsurları kategorilendirmeyi zorunlu kılıyor, yani aile ve arkadaşlar, örgüt ve komüniteler, devletin ideolojik aygıtları ve devletin genel şiddet aygıtları ya da baskı mekanizmalarını ele almak gerekiyor. Bu bağlamda sosyal medya aktivizmi dediğimiz aktivizmin içerik üretme süreçlerinde yalnızca devlet ve şirket değil, başka unsurlarla da bireyi güvencesizleştirebileceğini somutlaştırarak devam edelim. Görüştüğüm aktivistlerden biri çok uzun süre önce ailesine sosyal medyadaki paylaşımlarından ötürü giden bir haber nedeniyle yaşadığı sorunun ardından mahlas kullanmaya başladığını, sonradan polis takibinde olduğunu fark ettiğinde bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu algıladığını söyledi. Bir başka kullanıcı ise dahil olduğu siyasal hareketin temsilcilerinin defalarca yazdıklarından ötürü kendisini uyardığını en sonunda bir mahlasla ve kendine dair hiçbir bilgiyi açık etmeden içerik üretmeye ve ilişkilenmeye başladığını belirtti. Her iki örnek de günlük hayatımız içerisinde baskı mekanizması olarak görmekten imtina ettiğimiz sosyal ilişkilerin (aile, sevgili, eş, dost vs.) ve örgütlerin (STK, siyasal parti, sendika vs.) baskı unsuru olarak varlıklarını sergiliyor.

    Örgütlülük ve Yeni Medya

    Yukarıdaki temel çerçeve ışığında metnin bundan sonraki kısmı devlet ve şirket tekelinden ziyade, sosyal ilişkiler ve örgütler temelinde yeni medya alanındaki mikroiktidar ilişkilerinin incelemesini yapmak ve Türkiye özelinde bunun siyasal örgütlenme süreçlerine etkisini tartışmakk amacıyla kurgulandı.

    Pravda hala geçerli bir model mi?

    Tweetler ve Sokaklar kitabının yazarı Paolo Gerbaudo yaptığımız söyleşide şunları söylemişti: Bana kalırsa Leninizm çok daha uzun zaman önce geldi yolun sonuna. Şimdi 2014’teyiz ve Rus devriminin üstünden neredeyse 100 yıl geçti. 20. Asrın başındaki hayalperest ve örgütsel tekniklerle eylemlerimizi yürütmeye devam edemeyiz. Lenin’in politikaları bugün yalnızca mevcut koşullara ve sosyal yapıya uygunsuz değildir, ayrıca birçok seviyede de etik olarak kınamaya da açıktır.

    Aslında bu cümleler, sosyal ağların yarattığı anonimite ve şeffaflık, eşitlik, yataylık olanakları çerçevesinde düşünüldüğünde, özellikle de Leninizm’in Stalinizm döneminde aldığı darbelerle birlikte geldiği konuma dair anlam ifade ediyorlar. Ancak yalnızca örgütlenme değil, ajitasyon ve propaganda modelleri bakımından da Leninist propagandanın tarihsel fonksiyonu konusunda ciddi sorunlar olduğunu ve özellikle de basın ayağı konusunda SSCB’ye paralel bir propaganda anlayışı çürümesinin Leninist parti/oluşum üyelerinin sosyal medya kullanımlarına da yansıdığını söyleyebiliriz.

    Hatta açacak olursak, Türkiye’de Leninist propaganda ve Pravda mekanizması hariç bazı İslami cemaatler ve AKP’nin ortaya çıkış dönemi dışında propaganda ve iletişim modeli oluşturma konusunda fazla alternatifle karşılaşmadığımızı görebiliriz. Bu da bize bir model olarak Pravda’nın ne olduğunu ve yeni medya çağında Pravda’nın iletişimsel bir strateji olarak ne anlama geldiğini açıklama gerekliliğini doğuruyor.

    Pravda aslında 1917 devriminin yapıtaşlarından biri sayılabilir. İlk kez 1908’de Lev Troçki yönetiminde Viyana’da basılmaya başlanan, kaçak yollardan Rusya’ya sokulan bu yayın, 1912’de Petersburg’da gizli bir gazete olarak yayımlanmaya devam edildi. Çarlık rejiminin polis örgütü tarafından sürekli olarak kapatılan gazete, her defasında başka bir adla yeniden çıktı. Sonunda 1917 Ekim Devrimi’nden sonra partinin resmi yayın organı haline geldi. Bu başlangıç teknik olarak ziyadesiyle ‘devrimci’ ve ‘ilerici’ bir yayın organına ilişkin olumlu bir tasvir olabilir; ancak Pravda’nın tarih içerisindeki konumu zaman içerisinde değişir. Devletin ideolojik aygıtı olarak Pravda, her parti yayın organı gibi partinin genel gündemine ve ülkenin dış dünyaya ilişkin ‘görmek istediği’ içeriklere saplanan bir yayın olmuştu. Bugün yazık ki benzer bir ‘hastalığın’ Türkiye’de var olduğunu, her tandanstan siyasi parti yahut oluşumun kendisi için bir yayın kurma eğilimine girdiğinde bu yayınların ‘parti yayını’ olmaktan yahut mevcut iktidarın havuzuna dahil olmaktan kurtulamadığını görüyoruz.

    Özellikle gelişen içerik yönetim sistemleri ve bu sistemlerin yaygınlaşmasıyla sayıca artan ama üretilen içerik bakımından niteliksel ve niceliksel hiçbir ilerlemeyle karşılaşmayan haber ve yorum siteleri, kurucularının söylemini yenilemek ve hali hazırda var olan bir diskurun yeniden üretimini sağlamak dışında demokratik bir fonksiyon üstlenmiyorlar. Dahası tüm bu yeni medya projeleri ve Internet gazeteleri, kendilerini ‘alternatif’ medya olarak sunmalarına karşın aynı haber havuzundan besleniyor, çoğunlukla burjuva medyasınınkine benzer bir gündemi ele alıyor, ne dil ne de haber üretim sürecinin örgütlenmesi yahut entelektüel emeğin karşılığının verilmesi bakımından ortaya gerçekçi bir çözüm koyuyorlar.

    Söylemsel Klonların Yükselişi

    Elbette sorun yalnızca birbirinin klonu olan bu haber sitelerinin ‘yeni medya aktivizmi’ adı altında ortaya çıkışı değil. Yazının en başında belirtildiği üzere geleneksel bakış açısı, özellikle söz konusu aktivizm ve ajit-prop olduğunda en eskiye dönük referanslara muhtaç durumda ve bu referansa muhtaç durumdaki kullanıcılarla yeni medyanın siyasal işlevine ilişkin yaptığım tüm gözlemlerde, kullanılan dil, yararlanılan kaynaklar ve paylaşılan görseller açısından bağlı bulunan fraksiyona bağlılık düzeyine, yaş grubuna ve o fraksiyon içerisindeki yetkinlik durumuna göre ortaklaşan; ama fraksiyonlar yahut partiler arasında önemli farklılıklar gösteren içerik üretim süreçlerle karşılaştım. Merkezden çevreye doğru gelen söylemin, çürümüş bir çark içerisinde her gün yenilenmesi dışında bu bireylerin sosyal ağlarda yaptıkları üretimin özgün bir potansiyeline rastlamak oldukça güç.

    Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Ak-Troll olarak adlandırılan maaşlı ekibi her ne kadar çok sık ‘alay konusu’ olsa da, farklı partilerin ve kanaat önderlerinin sosyalist diskurlarının tekrar üretimi, birçok Twitter kullanıcısı için bundan öteye gitmiyor. Çalışa modeli ve yöntem olarak ‘profesyonelleşmese’ de bazı kullanıcıların kendi arasında gazetecilikten ödünç bir terimle ‘takla attırma’ dediği intihal tekniğiyle Tweet’ler binlerce farklı versiyonda farklı bireyler tarafından atılıyor.

    Görsellere ilişkin telif ve emek problemi her eylemde kendini gösterirken, yeni bir söylem yaratmak imkansızlaşıyor, özellikle sol mikrokozmos içerisinde üretim yapan entelektüeller sertleşen ve birbirine değerek ısınan bu kabuklar arasında sosyal ağlarda itibar gördüklerine ilişkin bir yanılsamaya kapılıyorlar.

    Oysa ciddi network analizleri yaptığınızda Gezi’nin genel teması da dahil olmak üzere birçok Twitter içeriğinin belirli alanlara saplanıp kaldığını görüyoruz. Her ne kadar dönemsel olarak, gündeme bağlı bazı yeni etkileşimler ortaya çıksa da Yeni Medya’da Justin Bieber’ın yahut Lady Gaga’nın bizim ‘martirlerimiz’ yahut ‘kahramanlarımız’ ile mukayese edildiğinde ulaşmak istediğimiz kamuoyunda çok daha geniş bir yer tuttuğu aşikar.

    Burada karşımıza çıkan problem ise mikrokozmosun gündemi üstünden Lady Gaga ile Ali İsmail Korkmaz arasındaki o gri alanda kalan ve iki alandan da beslenen bireylerin özellikle politik gündemle sürekli meşgul olan kamuoyumuza ilgi duymuyor olması. Bu hem yeni medyaya yönelik örgütsel bakıştaki kısırlığın yarattığı yaratıcılık kıtlığının, hem de yeni medyaya taşınan komüniteler arası kavgaların sıkıcılığının genel bir sonucu. Aynı sonuç, Gezi Direnişi sonrası örgütlenme konusunda ziyadesiyle başarısız olan sosyalist oluşumlar için de benzer bir nedenle açıklanabilir.

    Hem gündem oluşturma, hem de gündeme ilişkin söylem oluşturma konusunda, tıpkı Foucault’nun deyişinde olduğu üzere partinin, oluşumun vs. üyesini kısıtlaması, dönüştürmesi ve ‘düzenlemesi’, yani biyoiktidar mekanizmasının bu mikro düzeyde de işlemesi yeni medyanın yeni olan tüm özelliklerine ve yeni medya üzerinden yaratılacak bir radikal demokratik platform ihtimalini azaltmakla kalmıyor, buna resmen baskı uyguluyor.

    Burada ise şu soru akla geliyor: Yeni medya mevcut siyasal yönelimlere doğrudan bağlı olmayan bağımsızlar için siyasal anlamda bir radikal özgürlük alanı teşkil ediyor mu yahut bu alanı kurmak mümkün müdür?

    Soruyu sormak her ne kadar basit olsa da yatay ve eşitlikçi bağlamda bir tartışmayı yaratmak ve bunu fraksiyonel bir fanatizmden uzakta yapmak bir o kadar zor görünüyor.

    Kaynakça:

    Gerbaudo, Paolo (2012) . Tweets and Streets. Pluto Press.

    Metin İçi Referanslar

    [1] http://www.slate.com/articles/arts/books/2011/02/tangled_web.html

    [2] http://www.flsfdergisi.com/sayi14/65-78.pdf

    Archived in: #yeni medya #alternatif medya / 0 not
    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 1 ay önce
    Untold Story of New Turkey

    (New) President Erdoğan’s conception of New Turkey is one of the trending topics in Global Media. While some international reporters recognize presidential election as a new era that Erdoğan’s power will reduce in, most of the media companies are under the pressure these days especially because of Erdoğan’s sustainable political force and lack of a serious alternative. While observing Athens’ View (a newspaper in English published in Greece) i also recognized that Erdoğan has already been recognized as a kind of “life-long” leader model for Turkey who naturally has been opposed by democrats but there is still no way out for Turkey’s opposition. This perception has possibly appeared as a result of last two elections that we witnessed in last 6 months and opposition’s “tragic” failure despite their advantages that appeared as a result of corruption scandal that appeared in December. Especially in the atmosphere of corruption, AKP and Erdoğan’ success may turn many international reporters and civil society representatives, who are more oriented to perceive the democracy in European standarts, much more desperate than ever.

    This presidential election hadn’t been very popular among people for several reasons such as national front’s candidate’s low level political success. The only adorable change for opposition in Turkey was 9,8% vote for Demirtaş, who was the candidate of Kurdish Liberation Movement and Leftists’ coallition. The other reason about unpopularity of the elections was its date and enhanced mobilization of citizens from various classes for various reasons in the August. Another possible reason is the desperacy among citizens regarding a possible change.

    Erdoğan has always told a story about “New Turkey” which was fresh between 2002 and 2010. However, last five years brought about a democratic recession for Turkey. Even if Erdoğan has promised to bring some reforms, these reforms were insufficient to fulfill the needs of citizens and interest groups. Non-governmental organizations that always supported the discourse of New Turkey are publishing negative reports or they are totally conquered by pro-governmental forces. Civil society has been disabled/parallised by Erdoğan’s political maneuras. New Turkey has no tolerance for civil society’s political actions as former Interior Affairs Minister İdris Naim Şahin had directly stated. Not only the NGOs but also the media seems to have lost their capacity of ressistance. While demand for “average daily newspapers” reduce, militant nationalist or republican publications started to catch more attention. Democratic media alternatives are still at risk and powerless. So what is new with this New Turkey conception is the fact that, it has no area for political maneuras away from the hegemony and even the forms of resistance within hegemony have been disabled both legally and practically.

    New Turkey as a discourse reproduces all the totalitarian practices that Turkey used to have. New Turkey is the rebirth of oriental-authoritarianism which is closed to international affairs and coallitions. All the reforms are still in propaganda phase and the population has been captivated by the soul of neoliberal economy. We nearly never face uncertainites that democratic practices can easily grove in just as in Gezi resistance in 2014.

    We’re all so confident that Erdoğan’s presidency will never keep him away from his former role as prime minister. Even if it will have some disadvantages he will always keep his political role within the party. Even if he applies his role or not, Turkey’s capitalist environment had already started redesigning the fourth estate (media). Hürriyet, a republican and secular newspaper, has already made rotarions regarding the needs of New Turkey. Most of the people recognize this decision as aan announcement of failure. Erdoğan doesn’t need to redesign anything by himself any more. His new model is rapidly applied by various corporations.

    The only movement that doesn’t produce their political discourse on Counter-Erdoğan politics is still the Kurdish movement; and they were awarded for their “positive politics” in presidential elections, their multitude and radical democracy based discourse and their positive campaign helped them to get a precious result.

    The only hope that we still have is the Kurds increasing political prestige and their leftist coallition’s possible quantitative strategic achievements in General Elections that will be held in 2015. A New Turkey that reflects the needs of multitude rather than majority could only be possible through their possible achievements. Maybe then we may have an opportunity to talk about post-erdoğan Turkey rather than this deformed and non-progressive (this is what Erdoğan’s discourse about stability really refers to) country.

    However, New Turkey is like a drama. As the things repeat themselves, none sounds as “symphatetic” as it used to be and it is becoming much more tragic in every scene of it.

    Archived in: #erdoğan #turkey #politics #davutoğlu / 0 not
    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 1 ay önce
    Gazeteler Dijitalleşirken: Kognitif Emek Nereye?

    Mesele Ağustos 204 sayısında yayınlanmıştır.


    Türkiye’de entelektüel emek tartışması çoğunlukla Ortodoks Marksist yorumlara kurban ediliyor. Kognitif (bilişsel) emek üzerine söylenen sözler akademi dışında yeterince itibar bulmuyor, kognitif emekçilerin örgütlenme çabaları ve prekerleşen (kırılgan hale gelen) çalışma sisteminin yorumlanması ise çoğunlukla lüks muamelesi görüyor. Türkiye’de yayıncılığa gerçek anlamıyla yeni bir soluk getiren ve yeni teorinin kitleselleşmesi, Marksizm’in güncel yorumlarının tebliğ edilmesi gibi işlevleri olduğuna inandığım Notabene yayınları ise bu ‘lüks’ tartışmayı yapabilme imkanını bize sunuyor. Yayınevi TripleC dergisinin, 2012 tarihli Marx Geri Döndü: Günümüzde Eleştirel İletişim Çalışmaları Açısından Marksist Kuram ve Araştırmanın Önemi başlığını taşıyan sayısını gayet düzgün çevirilerle yayınladı.

    Kitabın yayın tarihinin üstünden birkaç ay geçmiş olsa da, özellikle Radikal Gazetesi’nin dijital alana şaibeli geçişi, Sol Gazetesi’nin finansal sürdürülebilirliği sağlayamadığı için kapatılması ve yine Karşı Gazetesi’nin kısa sürede basılı yayın hayatına veda etmesi gazeteciliğin geleceği açısından, habercinin emeğini ve haber üretiminde artı değer meselesini tekrar tartışmaya açmamıza vesile oluyor. Bugün plazalardan butik yayıncılık deneyimlerine, kognitif emek üreten habercilerin statülerini şu başlıklarda değerlendirebiliriz: Şirket/kurum bünyesinde çalışanlar kendi aralarında kadrolu, sözleşmeli ve part time olarak ilk üç grubu oluştururken, geçici yahut parça başı çalışanlar da dördüncü bir grubu teşkil ediyorlar ve dördüncü grubun çalışma biçimi genellikle freelance olarak adlandırılıyor (Beechey ve Perkins, 1987). Freelance çalışma biçimi gazeteciliğin özellikle uluslararası yayıncılık düzlemindeki büyük şirketler için çok önemli bir yer arz ediyor. Birçok kurum, temsilci ya da büro açamadığı yabancı ülkelerde freelance olarak ilişkide oldukları muhabirlerle ilişki halinde. Bazı kurumlarsa yaratıcı potansiyeli arttırdığını düşünerek freelance muhabirlerle çalışmayı tercih ediyor (Coffee, 2007). Uluslararası kuruluşların yanı sıra ulusal harekette ve sol hareketlerde de birçok yayının parça başı, freelance çalışma biçimini benimsediğini biliyoruz. Haber üretiminin yanı sıra yine önemli bir başlık olarak nitelendirilebilecek, dergi ve köşe yazılarında da telif düzeni söz konusu. Hatta Pınar Öğünç’ün Radikal’den çıkarılırken kendine yapılan teklif dahilinde belirttiği üzere ücret beklemeksizin yazma teklifi de yapılabiliyor. Bunun özellikle sol/sosyalist basında yaygın bir eğilim olduğunu da biliyoruz.

    Peki bu emek krizi neden yaşanıyor? Radikal özelinde Tuğrul Eryılmaz, Mehmet Y. Yılmaz ve İsmet Berkan gibi isimler bunun kötü yönetimle ilgisi olduğunu söylüyor. Ancak hatırlanacağı üzere Newsweek gibi küresel üne sahip bir yayın dahi dijitalleşme kararı almıştı. Her ne kadar Newsweek’in basılı yayıncılığa dönüşü tez olsa da kötü yönetim dışında, dijital alanın kendi koyduğu kurallarla da ilgili bazı ekonomik ve içeriksel değişikliklerin olduğu aşikâr. Özellikle web 1.0 ve web 2.0 teknolojilerinin gelişimiyle birlikte ortaya çıkan yeni medya deneyimi, televizyon ve radyoda da var olan; ancak bu kadar görünür ve efektif olmayan bir kavramı, izleyici/kullanıcı emeğini tekrar görünür kıldı. Bugün dönüşen emek süreçlerinin izleyici, okur ya da üye emeği üstünden de artı değer elde edebilir hale geldiği görülüyor. Bu işaret kendini özellikle sokak satışı düşük ancak web ortamındaki tanınırlık ve erişimi yüksek Radikal Gazetesi, Birgün, Sol gibi mecralardaki işten çıkarmalar, düşük maaş oranları ve Sol Gazetesi özelinde günlük gazetenin yayımına son vermesi ile kendini doğrularken web 2.0 döneminde muhabir emeği sosyal ağlar aracılığıyla artı değer probleminin çok ötesinde bir emek krizine dönüşmüş durumda.

    Muhabirlik bu süreçte sermayenin ve devletin yarattığı hegemonik alan içerisinde, yine devlet tarafından denetlenen ve devlet izniyle sermayece sağlanan Internet hizmeti üstünden sosyal ağlar ve benzeri araçlarla sermaye için enformasyon üretilmesi biçimini aldı (Mosco ve Fuchs, 2014:31). Google bugün global arama motoru pazarının %84.7’sini kontrol ediyor; ama bunu karşılıksız yapmıyor. Ücretsiz olarak kullandıkları servislerde karşılıksız olarak çok ciddi bir miktarda bilgi üretiyor ve bırakıyorlar, Google da bu veriyi kâra dönüştürüyor ve bu yeni bir tür sömürü olarak kurumsallaşıyor (Sandoval, 2014:147). Yani attığımız her ‘tweet’, yaptığımız her ‘click’in Google’a artı değer şeklinde geri dönüşü oluyor. Twitter ve Google, pazarladıkları özgür ifade ortamı üstünden ciddi kâr sağlarken, Google News ve benzeri ‘syndication’ uygulamalarıyla haberin ve haberciliğin kendi mecrasında kendini sergileme ve satma ihtimali azalıyor.

    Bu durum, yine bu tür bir mecra olan Radikal Blog üstünde de kendini gösteriyor. Radikal.com.tr’nin anasayfasında diğer yazarlarının isminin hemen altında ismi yer alan Radikal Blog yazarlarına ödeme yapılmıyor. Oysa aynı mecrada hatta birçok yazardan daha sık yazıyorlar, doğrudan gündeme ilişkin hızlı reaksiyonlar vererek, yorum yazıları oluşturuyorlar. Peki bir Radikal.com.tr yazarıyla Radikal Blog yazarı arasındaki farkı ne belirliyor?

    İşte bu soru çoğu insan tarafından günümüzde kullanıcı emeği üstüne kurgulanmış entelektüel üretim modellerinde bir yaklaşım oluşturmayı zorunlu kılıyor. Birinci yaklaşım, mesleki, uzmanlık gerektiren bir sıfat olarak gazeteciliği, muhabirliği ele almak. Bu yalnızca ‘profesyonel’ değil aynı zamanda kişisel bazı tasarrufları da devreye sokuyor. Örneğin burada Melin (2014: 232) tarafından öne sürülen, gazeteciliğin savaş benzeri stratejiler gerektirdiği iddiası da ele alınarak, sosyal alandaki oyuncuların belirlenmesinde mevcut politik, toplumsal kodların gazetecilerin iş bulma ve işlerini sürdürme imkanlarına etkisi de tartışmaya açılabilir. Yine Bourdieu’nun (1998, 2005) tezleri üstünden bir kişisel, ideolojik ve profesyonel çatışma alanı olarak gazeteciliği ele alarak bize bu prekerleşmeyi ortaya çıkaran psikolojik koşullar üzerine de fikir edinebiliriz. Yani doğru ilişkileri kuranların, ekonomik sistemin dönüşümü, değişimi her ne olursa olsun, ürettikleri alanda daha kesin hakimiyet kurabilecekleri tezi üstünde durabiliriz. Bu bazen politik pozisyonlara bağlı olarak (yandaş/candaş gazetecilik vs.) bazen de mikro komüniteler içindeki işbirliklerinin sonucu olarak ele alınabilir. Teknik olarak bazı gazete ve dergi çevrelerine Cihangir Dergisi vb. yakıştırmalar yapılması bazı yayınevlerinin kendini örneğin Kadıköy üstünden tanımlaması gibi durumlar tam da böyle ‘komünite’ kadrolarına ait entelektüel üretim platformlarına ait tanımlamalar. Ve dahi birçok gazetecinin yaptıkları haberlerde gözettikleri ‘denge’ gerekçesiyle kurumlarında kalabildiklerini biliyoruz. Örneğin Pınar Öğünç’ün ürettiği sağlam içeriklere rağmen Radikal’de kalamaması, daha sol, radikal bir entelektüel dünyaya ait olduğu için cezalandırıldığı anlamına geliyor olabilir. Zira aynı gazetede ücret alarak çok daha mainstream görüşler yazan, çok daha mainstream bir siyasi alanı kendine mesken tutan isimler hâlâ aktif yazar konumundalar. Yani Öğünç ‘oyunu doğru oynayamayan’ bir gazeteci olarak maddi gelir bölüşümünün bir parçası olamamış olabilir. Elbette bu birinci yaklaşım genel olarak, mevcut ekonomik modelin kapitalist tasarruflar etrafında daralma ve kullanıcı emeğinin sömürüsüne dayanarak hareket etme üstüne kurulu. İkinci ve benim savunduğum yaklaşım ise, alternatif ekonomi modellerinin tekrar savunulması, kapitalist endüstrinin, neoliberal haber odası yaklaşımının prekerleşmiş emek modeline karşı, kolektif, kooperatif bir ekonomik model oluşturulması yönünde.

    Bu konuyla ilgili Türkiye’de sürdürülen birçok çalışma var ve gelen dönemle birlikte bu deneyimlerin sayıca artacağı herkesin malumu konumunda. Bianet, T24, Beş Harfliler gibi birçok dijital yayın, ekonomik döngülerini fonlar üstünden kurgulamış durumdalar. Ancak bu kurumlar da analiz yazarlarına ve dışarıdan haber üreten şahıslara telif ödemek konusunda belirgin bir sistem oturtabilmiş değiller. Özellikle fikir/analiz yazıları söz konusu olduğunda telif meselesi ayrı bir problem haline geliyor. Telifin güvencesizliğini bizzat bir problem olarak ele alacak durum dahi oluşmuyor.

    Ancak, yeni medyanın ta kendisinin kâr üretebilecek, sonuç ortaya çıkarabilecek bir şey olduğu da ortada. Amazon’un kurucusu Jeffrey Bezos’un Washington Post’u satın alabilecek sermayeyi oluşturması da dahil birçok vaka yeni medya sermayesinin geleneksel sermayeye üstünlük kurup onu dönüştürebileceğinin örneği. Bu, ikinci seçeneğin yalnızca bilindik STK fonlama yöntemleriyle değil, inovasyonla, yeni içerik biçimlerinin üretilmesiyle de mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin son dönemde ortaya çıkan Line.do benzeri siteler, göreceğiz ki sundukları format bakımından ciddi talep oluşturacak, değişim sağlayacaklar.

    Bu iki yaklaşım arasından ikincisi üstünden bir tartışma yaratmak, Türkiye’deki gazetecilerin mevcut kapitalist medya içerisindeki çalışma modellerinin prekerleşmesini engellemek için neler yapılabileceği üzerine çalışma üretmek şart. Yapılmış olan çalışmalar ise başka bir yazının konusu.

    Kaynakça:
    Beechey, V.; Perkins, T. (1987). A matter of hours: Women, part-time work, and the labour market. Minneapolis: University of Minnesota Press.
    Bourdieu, P. (1998). On Television. New York: New York Press.
    Coffee, S. (2007). Freelance Journalism: A Series of Profiles on the Practice of Creative Individuals. Honours New​castle: University of Newcastle, 2007.
    Fuchs, C.; Mosco V. (2014). Marx Geri Döndü. Marx Geri Döndü: Medya, Meta ve Sermaye Birikimi. Der: Vincent Mosco & Christian Fuchs, Tr. Derleyen: Funda Başaran. Notabene.
    Melin, M. (2014). Flight as Fight Re-Negotiating the Work of Journalism. Critique, Social Media and the Information Society. Der: Fuchs C. & Sandaval, M. New York: Routledge.
    Sandoval, M. (2014). Critique, Social Media and the Information Society. Der: Fuchs C. & Sandaval, M. New York: Routledge.

    2 not
    Show the 2 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 1 ay önce
    HDP Cumhurbaşkanlığı Seçimlerini Nasıl Avantaja Çevirebilir?

    Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gitmeden önce bu seçimin genel seçimler öncesinde önemli doneler içereceğine ilişkin inancım tamdı. Öyle de oldu. Hem toplumsal anlamda HDP’nin kapsayıcı (Türkiyeli?) bir söylemi kullanmış olmasının şehirli kitleler üstüne etkinliğini görmüş olduk hem de HDP’nin, sol seçenekler içerisinde baskınlaşması ve öne çıkmasının seküler bir söylem eşliğinde kazanıma dönüşebileceğini.

    Peki bu ivme nasıl ‘sürdürülebilir’? Bu ivmenin sürdürülmesi ne anlama geliyor diye sorduğumuzda aslında elimizde belirgin doneler yok.  Geçtiğimiz yerel seçimlerde bağımsız adayımız Ahmet Türk’ün oyu ile birlikte 3 milyon 100 bin civarında olan toplam oyumuz bu seçimlerde 4 milyon sınırına dayanmış görünüyor. Kürdistan’daki seçimlere katılım oranının düşüklüğü de göz önüne alındığında bu oldukça cesaretlendirici bir istatistik.

    Oylar Neden Arttı?

    Elbette bunu doğrudan kendi yöntem ve söylemimize bağlayıp, bunu aynen devam ettirelim, başarı sürekli kılınsın demek HDP için ‘kolaycı’ bir yöntem olacaktır. Böyle durumlarda politik olarak rakiplerinizin zayıflıkları kadar kaç rakibiniz olduğu da önemlidir. Bu seçimlerde CHP içerisindeki ‘sol’ damarın yanı sıra, seküler birçok grup CHP-MHP-Cemaat üçgenince temsilcisiz bırakıldı.   Seçimlerden önce Türkiye Komünist Partisi tarihinin en önemli krizlerinden birinin doruk noktasındaydı. Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin kimi kadroları birinci tur Çeşme, ikinci tur Alaçatı derken Alper Taş ve Bilge Seçkin Çetinkaya gibi isimler Demirtaş’a destek sundu. Yine Türkiye solu içerisinde birçok figür ve parti İhsanoğlu koalisyonunda yer aldı, almadı ya da Demirtaş’a oy vermemek üzere dışarıda kaldı. Aynı durum Demokrat Parti’den DYP’ye, küçük merkez partileri ve İP çizgisini de etkiledi. Hatta kadrolüubirçok ülkücünün dahi ortak adaya oy vermediği, daha şaşırtıcısı bazı MHP’lilerin Demirtaş’a ve söylemine yakınlık duydukları hatta oy verdikleri sır değil. Kentli, eğitimli kesimlerin yanı sıra Aleviler de kanımca %15-%20 aralığında Demirtaş’ı desteklediler.

    Birçok açıdan Demirtaş faktörü, bu seçimlerde hepimiz açısından büyük bir şans oldu. Kürt Siyaseti’nin son yıllarda yetiştirdiği en yetenekli genç siyasetçinin, bir hukukçunun, iyi bir hatibin böyle bir başarı kazanması kimseyi şaşırtmadı. Özellikle Kadıköy, Beşiktaş gibi yerlerde alınan oy üstünde duruluyor; ama yerel seçimlere kıyasla AKP’nin kaleleri sayılabilecek mahallelerde de Kürt seçmenin bir Kürt’ün Cumhurbaşkanı olması ihtimaline verdikleri oyun da hiç de azımsanamayacak bir miktarda olduğunu anımsamamız gerekiyor.  Esenyurt ve Bağcılar’da alınan oylar, hepimize ulaşabileceğimiz potansiyel konusunda umut veriyor; ama elbette yazının başında belirttiğimiz ‘az seçenekli’ yarış ve aday üstüne kurulu imaj gerçekliklerini göz önüne alarak.

    Kadın Oyları Nereye?

    Kadın oyları söz konusu olduğunda partimizin kadın söyleminin aktarımında hala problem yaşadığımız ortada.  Özellikle AKP’nin neoliberal ‘yaşam düzeninin’ kadının siyasal yaşama katılımının önüne koyduğu setler ve yeni orta sınıfa/prekaryaya (okurun tercihine kalmış bir okuma) ulaşacak söylem üretme konusunda sosyal ağlar ile sınırlı kalan stratejilerimiz bu konuda bizi sıkıntıya sokuyor.  Adil Gür’ün yaptığı araştırmada AKP’ye giden %55’lik oy oranı, birçok açıdan yerel seçim öncesinde ve sonrasında yazdığım yazılarda kadınlara yönelik politikanın üretimi ve iletişim stratejisinin belirlenmesi meselesinin güncelliğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

    HDP Kürt Partisi Değil mi?

    Her şeyden önce HDP’nin ve Türkiye işçi sınıfının mevcut profili, doğal olarak HDP’yi Kürtler açısından bir seçenek olarak konumluyor. Bizzat Abdullah Öcalan’ın teorik ve pratik önerileri üzerinden ortaya çıkan bu kurumsallık fazlasıyla çok şey ifade ediyor. Dahası, Kürt ulusal kamuoyunun sıcak gündemi Kürtler’i birbirine hiç olmadığı kadar  yakınlaştırmış durumda. Bu konjönktürel etkiyi unutmamak lazım. Elbette Kürdistan’daki düşük katılmı da hesaba katarak çok daha geniş bir analiz yapılabilir, ancak HDP’ye gelen oyların %85’i kadarının Kürt oyu olduğunu, bu seçimde artan oy payı içerisinde Kürt bir Cumhurbaşkanı imgesinin de etkili olduğunu, birçok AKP’li Kürt’ün de tercihini bu yönde kullandığını anımsamak gerekiyor. Söylemin Türkiyeli, adayın Kürt oluşu HDP’nin BDP çizgisinden HDP çizgisine ‘yumuşak geçişini’ sağladığını söylemek mümkün. Ama bu ‘yumuşak geçiş’ sol şeritte milliyetçi siyaset yapan sosyal demokratların işlerini fena halde bozmuşa benziyor.

    Yeni Muhalefet HDP mi?

    Seçimlerin sonucuna dayanarak hızla ‘yeni muhalefet HDP mi’ sorusu sorulmaya başlandı. Bu soru birçok anlamıyla ‘muhalefet’ kavramından ne anladığınıza göre cevabı değişecek bir soru. Örneğin CHP’nin uzun on yıllardır süren ‘eylemsizliği’ Türkiye’de sandıkta CHP’li sokakta başka bir partili/örgütlü bir kitle yarattı; Gezi isyanı CHP’siz ama CHP seçmenine profil olarak yakın bir kitlenin isyanı olarak CHP’nin ‘muhalefet dışı’ konumlanmasını sergiledi. Bu bağlamda 10’larca yıldır sokakta olan Kürt hareketi ve sosyalist hareketin ortak adayı olan Selahattin Demirtaş’ın muhalefeti ‘yeni’ değildi; yalnızca olağandışı konjönktür gereği tarihimizin en yüksek medya ilgisiyle karşılaştık. Genel seçimlerde ‘eski tas eski hamam’ olmasın istiyorsak o güne dek kendi medya alanımızı güçlendirmemiz şart. Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki HDP Demirtaş’ın liderliği üstünden Rıza Türmen ve Melda Onur gibi vekillerden aldığı övgülerle aslında belirgin bir mevziinin sağlam öznesi konumunu rahatlıkla alıp, meclis içerisinde sol bir cepheleşmenin genek seçimden önce dahi kurulabilmesine olanak tanıyabilir.

    Özellikle barış sürecinde ortaya çıkacak gelişmeler ve mevcut emek hareketleri göz önüne alındığında parlamentoda barış ve emek yanlısı  parlamenterlerce oluşturulacak bir blok önümüzdeki seçim öncesi yasama döneminin en büyük kazanımı olabilir. Burada bahsettiğim bir ‘ittifak’ değil, tıpkı bugün Nursel Aydoğan ve Melda Onur’un birlikte hapse girecek bebeklere sahip çıkmaları benzeri bir vicdani/siyasi ortaklaşma pratiğidir. Bu pratiğin ‘ilkeselliği’ cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin yarattığı boşlukta Demirtaş’ın adaylığıyla test edilmiş ve bana kalırsa HDP bu sınavı eksiklerle; ama başarıyla geçmiştir.

    Onlarca Demirtaş mı Lazım?

    Peki HDP parti olarak seçimlere girmeli mi? Yukarıda sunduğum birçok olumlu argümana rağmen en başta İstanbul gibi büyük iller olmak üzere bağımsız adayı meclise sokmanın ‘zor’ ve sayısal anlamda çok ciddi örgüt becerisine tabi olan işler olduğunu anımsamak gerekiyor. Geçtiğimiz seçimlerde İstanbul’da 103 bin olan bu sayının bu seçimlerde de benzer bir oran izleyeceği düşünüldüğünde, Demirtaş’ın ve Önder’in ardarda 2 seçimde aldıkları oy arasındaki fark ivmesini doğrudan referans almak ve oyların bu trendde artacağını söylemek gerçekçilikten uzaklaşmak olacaktır. Bu bağlamda Ahmet İnsel’in Radikal’deki parti olarak girmeme uyarısına katılıyorum.

    Demirtaş’ın kampanya sürecinde kalitesini kanıtlaması ise HDP’nin adayların belirlenmesinde ‘yüksek profil’ gereksinimini, özellikle Kürdistan dışı alanlarda her yerde aday gösterme ihtiyacını gözler önüne seriyor. Bursa, Kocaeli, Yalova gibi Marmara illeri başta olmak üzere hem kapsayıcı özellikleri olan, hem liderlik potansiyeli olan adaylar göstermek şart. %10’a ulaşmak zor olsa da bağımsız vekilleri meclise sokmanın bu konudaki en makul yöntemi Demirtaş ve Yüksekdağ’ın, CB seçimlerinin kazandırdığı meşruiyet bazında en çok da Demirtaş’ın, Erdoğan’ın yaptığı üzere il il gezip oy istemelerini zorunlu kılıyor.

    HDP’nin mevcut Cumhurbaşkanlığı Seçimi sonuçlarını avantaja çevirmek için kullanması gereken yöntem bana kalırsa, mevcut görsel kavramın korunmasının yanı sıra, radikal demokrasi söyleminin oturtulması, en önemlisi de belirttiğim üzere Demirtaş’ın meşruiyet alanının genişlemesinden faydalanılmasıdır. Kürt siyaseti kendisi için 10 yılda bir kez gelebilecek bu fırsatı kaçırmamalı, Türkiye genelinde 6 milyon oy hedefiyle genel seçimleri zorlamalıdır. Bu ise Türkiye’de, ve Türkiyeli bir örgütlenmeyle mümkün olacaktır. Türkiyeli bir örgütlenme ‘Türkiye’nin bütün kötü özelliklerini almak değildir, Türkiyeli bir örgütlenme gerçekten Türkiye’nin her yerinde göç-bağımsız ama göç gerçeğini gözardı etmeyen bir örgütlenme yapmaktır.

    0 not
    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 3 ay önce
    Değişim ve Dönüşümün Odağında HDP

    Halkların Demokratik Partisi, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde milat olacak bir Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde kongresini yaptı. PM ve MYK şekillendi. Kongre öncesinde HDP’nin büyük bileşenlerinden EMEP HDP çatısından ayrılma kararı alıp HDK’yle yola devam etme kararı alırken, BDP yerel seçimler öncesindeki stratejik kararın yerine getirilmesinin ardından kadrolarıyla birlikte artık çok daha geniş bir mücadelenin parçası olan HDP’ye dahil oldu. Bu görünen özet.

    Görünen özetin yorumları da var elbet. Bu yorumlardan biri de Jiyan’da Bilgehan Uçak imzasıyla yayınlandı. Uçak HDP ile BDP farkının hala ‘somutlaşamamış’ olmasından dem vuruyor, Fırat’ın ötesine geçme konusunda Kürt siyaseti ve dolayısıyla BDP’nin çektiği sıkıntıyı vurguluyordu. HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın “BDP daha çok Kürt kimliğini temsil eden bir parti oldu. Şimdi daha kapsayıcı olacağız,” sözünün altının doldurulması gereği üzerine gidiyordu.

    Açıkçası Türkiye siyasetinde reformun, yeniliğin ve siyasal açılımın meydana geleceği zamanlar hep ‘sıkışık’ amanlar olmuştur. Bu bir nevi sınav sayılabilir. 2002 öncesi Erdoğan ve ‘kurmaylarının’ kendilerini açıklamak için içine girdikleri çalışma çok mühim ve sermaye tarafından da desteklenen bir ‘imaj çalışması’ idi.

    Medyanın bir kısmı bu çalışmaya dahil olmamayı seçti, bir kısmı ise doğrudan bu oyunda aktör olmayı kabullendi, hatta bu oyunun en hakiki destekçileri haline geldiler. Bu isimleri bugün bambaşka noktalara savrulmuş olarak görebiliyoruz. Zira son 12 yıl neler getirmedi ki? AKP’yle Cemaat’e karşı iş birliği yapabilecek duruma gelmiş İşçi Partisi dahil son 12 yıl herkesin kafasını karıştırdı.

    Ama Türkiye basınının tek bir konuda aklı asla karışmadı. HDP/BDP çizgisinin hiçbir şekilde bir Türkiyeli güç olarak parlatılması istenmedi. Pahalı spin doctor’lar, örneğin HDP’nin İstanbul BŞB Eş Başkan Adayı Önder’in Öcalan ve PKK bayrakları önündeki fotoğraflarını yayınlayıp bu mu birleştirici aday dediler. Aynı gözlüklü beyefendi bu yazıdan 11 ay önce Gezi Direnişi başladığında Önder için ‘benim vekilim’ yazmıştı. Şimdi screenshot’larla vs. kendisini utandırmaya gerek yok.

    Ama şu kesin. Türkiye medyasında HDP/BDP çizgisi AKP ile CHP-MHP arasındaki mevcut siyasi tansiyondan farklı dönemlerde yararlanmak için kullanılan bir çizgi haline getirilmeye çalıştı. Geçtiğimiz günlerde topu atan barış gazetesi olma iddiasındaki Radikal’in ‘Bebek mezara, BDP meclise’ manşetini atanların ellerindeki kan henüz kurudu mu , gözlerini bürüyen hırstan kurtuldular mı bilmiyoruz; ama şuna eminiz. Medyanın her fırsatta Kürtler’e ve Kürtler’le aynı yolda yürüyenlere ‘Önce PKK Terörist diyeceksin’ ezberinin tarihsel bir yenilgiye uğradığını gördük.

    Devletin pis işlerini yapan bir serseriye dönüşmüş Türkiye medyası, Yeşil Kodadlı Mahmut Yıldırım’lar ile doldurulmuş kadrolarıyla, bugün devletin barış perspektifinin bile ziyadesiyle gerisinde kalmış, kendilerini AKP’ye muhalif olmakla tanımlayan nice ‘yazar’ 90’ların Özel İstihbaratçılarıyla kafa tokuşturur hale gelmiş durumda. Elbette istisnalar var ve büyük farklar yaratıyorlar; ama genel tablo hoş değil ve kimse yeterince temiz değil.

    Şu noktada HDP’nin ‘nasıl göründüğü’ tartışmasını kapatmak, HDP’nin ‘ne olduğu’ tartışmasına yoğunlaşmak ve Bilgehan Uçak’ın sorusuna HDP’nin nasıl göründüğü değil ne olduğu şeklinde cevap verebilme gerekliliğine odaklanmak şart. Peki HDP nedir? Ne yapmak istemektedir?

    Aslında HDP dünyanın gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerinin çoğunda kurulan cepheleşme hamleleriyle benzeşiyor. Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos ile HDP’yi benzeştirenlerin sayısı çok. Elbette burada bir benzeşmezlik de var. Zira Kürt ulusal hareketinin dominant karakteri, tarihi, pratiği ve özellikle gerilla mücadelesinin varlığı Syriza ve Podemos’la HDP’yi doğrudan aynı kategoride değerlendirmeyi zorlaştırıyor.

    Ama HDP’nin neden bir ‘ihtiyaç’ olduğu konusunda da bize bir mesaj veriyor. Kürt Hareketi, kuruluşundan bu yana barışa bu kadar yakın olmamıştı.

    Öcalan’ın demokratik ve ekonomik perspektifi de belirgin bir programı var. BDP mücadelesi temel olarak var olan cephenin savunulması ve korunması üstüneydi ve reaktif bir siyasetti. Proaktif olunan gerilla mücadelesi DTK, İslam Konferansı gibi stratejiler ise legal parti ve seçimler bakımından yeterince güçlenemiyordu. Özellikle KCK operasyonları, hareketi savunmacı, reaktif bir pozisyona çekilmeye zorlamıştı. En başarılı, en nitelikli arkadaşlar, Hanefi Avcı’nın bile 4’te 3’ü suçsuz dediği kadrolar devlet tarafından Kürt siyasetinin büyümesini engellemek için hapsedilmişti.

    Şimdi barış süreci etrafında yeni bir fotoğrafa erişileceği beklentisi var. Bu boş bir beklenti değil. Çünkü Türkiye’nin mevcut siyasi yapısı içerisinde Kürtler’le savaşmanın Türkiye’ye bir şey getirmeyeceğinin herkes farkında, üstelik Ortadoğu’daki tek seküler ve güvenilir hareketin Kürt Hareketi olması da şu anda Ortadoğu’da yükselen güç olarak Kürt Hareketi’nin ve Kürt Halkı’nın tanınmasını zorunlu kılıyor.

    Peki barıştan sonra ne olacak? Öcalan, yaşayan en akıllı siyasetçi demek sanırım abartı olmaz. Erdoğan’ın önümüzdeki kışı bir atlatsak gibi telaşlarına düşmüyor. Kısıtlı imkanlar dahilinde orta vadeli gelecekte Kürt Siyaseti’nin Bölge’deki toplam geleceği üzerinden planlar yapıyor ve Kuzey Kürdistan’da kurduğu siyasal algıyla ilgili bir program oluşturmuş oluyor. Birincisi, mevcut siyasal varlığın sosyal bir yönetim algısına kavuşturulması, toplumsal hizmetlerin ve yeniliklerin mümkün kılınabilmesi, yerel yönetimlerin güçlenirilmesine önem veriyor. AB’nin yerel yönetimlerin güçlendirilmesine dair kararlarına bu kadar ciddi vurgular yapması bundan kaynaklanıyor.

    Ama mevcut yerel yönetim tecrübesinin de ‘çok’ geliştirilemsi gerekiyor. Zira barıştan sonra özellikle yerel yönetimlerin belirlenmesi gibi aşamalarda ‘yeni’ bir şeye ihtiyaç var. AKP’nin yarattığı delüzyonların, birçoğu sömürüyü ve yolsuzluğu örten hizmetlerin yerini tutacak bir gerçekliğin inşası şart.

    Bu da büyük bir ‘zihniyet’ değişikliği gerektiriyor. Peki bu zihniyet nedir?

    Değişim ve dönüşüm kavramları çok heyecan verici kavramlar. Tek başına altı doldurulmadan insanların beklentilerine göre altını doldurup oy verdiği kavramlar. HDP ise Kürdistan’da da Türkiye’de de bu kavramın altını doğru doldurmak için ortaya koyulan bir proje. Çünkü barışın ya da demokrasinin tek başına kavramsal olarak bize bir şey söylemesi zor. HDP’yi oluşturan bileşenler ve özellikle de gelişen yeni, aşağıdan politika kültürünün etkisi ile demokrasi kavramının altı doldurulmaya çalışılacak; ama en önemlisi de HDP’nin mitingler başta olmak üzere kullanacağı diskurlarda büyük değişimler olacağını göreceğiz.

    MYK’de hem Hüda Kaya’nın hem Altan Tan’ın yer alması, sanıyorum ki atılan en doğru adım. Her şeyden önce Türkiye’de merkez siyasetten çok şey bekleyen ve merkezde duran partiye doğrudan oy atmaya hazır birçok insan var. Dindarlığın temsilinden vazgeçmek istemiyorlar. Bu insanlara ulaşmanın yollarının doğru bir şekilde aranması gerekiyor. Bu arayışı, popülist bir söylem üreterek yapmak da mümkün; ancak sözü söyleyen de büyük bir mesajdır. Örneğin muhafazakar bir kentte Hüda Kaya gibi birinin, Altan Tan gibi birinin HDP’yi ‘ekmeğin partisi’ olarak tanımlayacak olması bir sosyalistin tanımlamasından muhtemel ki daha etkileyici olacaktır.

    Elbette bu ‘ekmek’ politikası HDP’nin şu an benimsediği tek politika değil; bunu x diye kodlayarak yerine başka şeyler de koyabilirsiniz. HDP’nin bileşenleri ve üyeleri üstünden oluşturulan temsili zenginlik, bu açıdan çok şey ifade ediyor. Ama iletişimin genel kuralıdır. Bu kadar çok isim çok fazla mesaj anlamına da geliyor. Bu bağlamda da ‘çok fazla mesaj’ın ortak bir kodlamaya vardırılması gerekiyor. Dahası belirlenmiş bir iletişim stratejisinin özellikle de yerel mitinglerde kullanılması şart.

    Zira yerel seçimlerde HDP’nin simge ve materyalleri kullanılsa da yöneticiler çoğunlukla henüz partiyi kavramya yeni başladıklarından ve kitlede de bir akıl karışıklığı yaşandığından, çoğunlukla klasik Kürt kitlesine yönelik söylemi ürettiler. Yani HDP’yi yeni yapan şey, programı ve hedefleri yeterince tanımlanamadı. Bu da bir geçiş sancısıydı aslında. Türkiye’nin mevcut siyasal yönelimi ve kutuplaşması gerekçesiyle yaşanmış bir durumdu.

    Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın eşbaşkanlıkları ile başlayan süreçse, ilk yerel seçimlerde düşülen ikiliklerin ve yeni söylemin yeterince geliştirilememesinin üstesinden gelmek bakımından büyük bir şans. Demirtaş gerçek anlamda Kürt Hareketi’nin 21. yüzyıl  Türkiye siyaseti açısından yetiştirdiği en önemli isim. Seküler Türkiyeliler’in ve hatta beyaz Türkler’in dahi saygısını kazanmış, retoriği iyi kullanan, denge kurmayı bilen bir siyasetçi. Siyasi konuşma yaparken ‘bildiri okuma ses tonu’ kullanmıyor. Aksine çok daha özgün bir yöntem izliyor. Figen Yüksekdağ ise HDP içerisindeki devrimci damarları temsil etmek bakımından büyük bir fırsat oluşturuyor. Burada oluşturulacak dengeli bir söylem, eğer il ve ilçe örgütlerine de taşınabilirse, çok daha geniş kitlelerle ‘yüzyüze iletişim’ yoluyla konuşabilen bir HDP görebileceğiz.

    Demirtaş’ın yaptığı 2002 dönemi AKP vurgusu, aslında HDP’yi tanımlamaya hafif bile kalıyor. Zira AKP öyle ya da böyle 90’lar siyasetinin karanlık kadrolarını da içeriyordu. Ama HDP mücadele eden kadroların birikimini arkasında taşıyor, çok ciddi bir akademik destek var arkasında. Üstelik beklentiler de aynı şekilde yüksek.

    Bu noktada medyanın sorduğu sorulara ne cevap verileceğinden ziyade soru sorulmadan söylenenler HDP’nin karakterini belirleyecke. Özellikle de çözüm süreci olumlu bir neticeye kavuşursa, Türkiye siyasetinin merkezinin solunda ve sol genelinde yaşanan ‘iktidar boşluğu’ HDP tarafından hızla doldurulabilir. Sağcılaşan Türkiye siyasetine çok ciddi bir ders verme imkanı ortaya çıkar.

    Bu bağlamda HDP’nin ‘yarını’ bugünün kafa karışıklıklarını aşan, dününü unutmayan bir perspektif etrafında kendini kurgulayacak. Bunun için de eskimiş sol söylemin yerine dünyanın her yerinde yükselen sol itirazlara sahip çıkmanın, aynı zamanda siyaset yapılan coğrafyanın gerçekleriyle bağı koparmamanın şart olduğunu anımsamak gerekiyor.

    Bilgehan Uçak’ın yazısında söylenenler daha ziyade HDP’nin BDP’nin özeleştirisi olduğu yönünde algılanabilir. Oysa BDP bir sonuçtu ve sonucunda ortaya çıktığı siyasal çerçevede görevini gayet iyi yerine getirdi ve getiriyor. Kürdistan’ı siyaseten ve fikren koruyor. HDP ise Türkiye’yi kendisinden ve otoriter eğilimlerinden korumanın peşinde.

    Demokratik bir Türkiye, demokratik bir cumhuriyet ve demokratik bir Ortadoğu için HDP yeni bir diyalog partisi. Tam da bu nedenle HDP’ye Türkiye Partisi demek HDP’yi Türkiye siyasetinin vasatıyla sınırlamak olur. HDP uluslararası ilişkileri olan Ortadoğu’da siyaset yapan bir siyasi güç olacak ve çağın ihtiyaçlarına göre kendini tanımlamaya başladı bile.

    Tam da bu yüzden değişimin ve dönüşümün odağında yalnızca HDP var. Çünkü HDP başkasının ajandasına bakmayan bir parti. Meclisteki tüm diğer partilerin aksine.

    0 not
    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 3 ay önce
    IŞİD: Yurttaşsız Devletin Büyük Oyunu

    Irak Şam İslam Devleti an itibariyle Türkiye’nin iç ve dış politikasının temel gündemi. Bu belki de Kıbrıs’tan ve Kardak Krizi’nden bu yana Türkiye Dış Politikası’nın karşılaştığı en önemli başlık. Dahası, Türkiye’nin ilk kez Musul gibi, özellikle Irak İşgali sonrası stratejik fonksiyonu bakımından önemli bu coğrafyada bir güç ile karşı karşıya kalması  Dış İşleri Bakanlığı ve Başbakanlık açısından oynanmış büyük bir kumarın karşılığı gibi görünüyor. 

    IŞİD’in Musul’daki konsolosluğa yaptığı baskın ve aldığı 48 rehine arasında şüphesiz ki en medyatik isim başkonsolos. Öztürk Yılmaz, Musul’a atanmadan önce Ankara’da görev yaptığı sırada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da danışman kadrosunda yer almıştı. Şimdiden gazeteler sürmanşetlerine bu ismi çekmeye başladılar. Ancak Türkiye’nin dış politika geçmişine baktığımızda aslında IŞİD’in Musul ‘işgalinin’ isimler üstünden okunamayacağını, AKP sonrası Türkiye’de belirginleşen bir ‘tutum sorunu’ olduğunu hatırlatmakta fayda var.

    İlk olarak şunu söylemek şart: IŞİD uluslararası bir koordinasyon ve parçalı bölüklerden oluşuyor. Bu da merkezi olmayan, otonom grupların ortak hareketine dayanan bir yapıyı anımsatıyor. Bu bağlamda da üstüne ‘kesin’ bir şey söylemeyi zorlaştırıyor. İkinci bir nokta daha var ki IŞİD bölgede ‘yeni’ bir güç değil. Türkiye’nin doğrudan ya da dolaylı taraf olmaktan hiç çekinmediği birçok ‘çatışmada’ IŞİD’i desteklediğini biliyoruz. Suriye’de Esad’a karşı ‘doldurulan silah’ Musul’da konsoloslukta patladı demek hiç de yanlış olmaz. Peki IŞİD’in mevcut potansiyeli, hedefleri gibi konularda ne söyleyebiliriz?

    IŞİD’İN HEDEFİ NE?

    ISIS-Wilayats-thumb-560x408-2998 Long War Journal tarafından yayınlanan IŞİD’in Hedefindeki Harita

    Yukarıdaki, Long War Journal tarafından IŞİD’in hedeflediği topraklar olarak sunulan harita, Ortadoğu’daki mevcut iki devletin, Irak ve Suriye’nin sınırları dahilindeki 16 yönetim bölgesini, vilayeti içeriyor.  Bill Rogio’nun aktardığına göre bu bölgeler şöyle: Irak’ta Güney  Bölgesi, Diyala Bölgesi, Bağdad Bölgesi, Salahuddin Bölgesi, Anbar Bölgesi, Ninewa Bölgesi, Suriye’deyse Al Barakah Bölgesi  (Hasaka) Al Kheir Bölgesi (Deir al Zour) Al Raqqah bölgesi Al Badiya Bölgesi, Halep Bölgesi, Idlib Bölgesi Hama Bölgesi Şam Bölgesi Kıyı [Al Sahel] Kısmı.

    IŞİD ŞU AN NEREYİ KONTROL EDİYOR?

    ISIS Actual Sanctuary June 2014 (1)

    Haziran 2014 itibariyle IŞİD’in Kontrol Ettiği, Saldırdığı ve Operasyonel Varlığı Olan Bölgeler

    Bu haritada da IŞİD’in kontrol ettiği, saldırdığı ve operasyonel olarak varlık gösterdiği bölgeler sırasıyla siyah, kırmızı ve pembe renklerle temsil ediliyor. Aslına bakılırsa Irak IŞİD’in ‘hızlı ilerlemesi’ açısından Kürdistan bölümü hariç oldukça rahat bir bölge. Özellikle de Irak Savaşı’ndan sonra Irak’ta yaşanan merkezi otorite boşluğu ve emperyal savaşın kalıntısında her geçen gün sertleşen ‘sünni-şii’ çatışması toplumsal olarak bir IŞİD varlığını çok daha büyük bir soru işareti haline getiriyor. IŞİD’in ‘işgal’ öncesinde sivillerle temasa geçtiği ise örgütün bilinen özellikleri arasında.

    IŞİD’İN ORTADOĞU’DA GELECEĞİ VAR MI?

    Özgün bir yapılanma olarak IŞİD’in ‘şahıslara’ bağlı olduğunu söyleyemeyiz. Çok yakın dönemde Savunma Bakanı’nı kaybeden bir örgütten bahsediyoruz. El Kaide’nin genel geleneğine bağlı olarak, şahıslar değil dava üzerinden örgütleniyorlar. Bu mevcut zemin de IŞİD’in Avrupa’nın en müreffeh ülkelerinden dahi yeni Müslüman olmuş şahısların katılımına açık bir örgüt olarak IŞİD’in şimdiden ‘tamamen yok edilemeyecek’ bir yapı olduğunu hepimize gösteriyor. Peki kendine Irak Şam İslam Devleti diyen bu yapının önündeki en önemli sorun ne?

    Birincisi, IŞİD’in savaş odaklı bir örgütlenme olması, genel bağlamda olabilecek en geniş alanı fethettikten sonra bir ‘fatih’ otorite olarak ‘devletleşebileceği’ anlamına geliyor, bu da teknik olarak IŞİD’in Türkiye’nin yeni komşusu olduğu yönündeki türlü spekülasyonları anlamsızlaştırıyor; ancak şu kesin ki Türkiye artık KDP, PKK, Irak, Suriye gibi başat aktörülerin yanında, semirmesinde kendisinin de büyük emeği olan IŞİD’le baş etmek zorunda.

    IŞİD NASIL TUTUNACAK?

    Ruşen Çakır IŞİD’le ilgili HT’te yaptığı analizde Türkiye’nin IŞİD’e dair alacağı tutumla ilgili  çok öenmli bir tespitte bulundu: Böyle bir örgütün ne yapacağını masabaşında tahmin edemezsiniz. Gerçekten de daha dün Türkiye’ye ve elçiliğe yönelik oldukça ‘yumuşak’ mesajlar yollayıp bugün onlarca konsolosluk çalışanını kaçırmış bir örgütle ilgili ‘kalıcı’ tespitler yapmak zor. Türkiye ‘modern’-’seküler’ koşullarda kendini ve diplomasisini geliştirmiş PKK tipi bir örgütlenmeyle dahi akılcı koşullarda müzakere etmeyi henüz çözememişken, tarih boyunca her tutanın elinde patlamış ‘El-Kaide’ ile masaya da otursa halaya da dursa zararlı çıkacağını biliyor olmalı. Tabii her ne kadar basında ‘konsolosluktakilerin başına bir şey gelmedi’ haberleri olsa da Irak Ordusu’na bağlı onlarca askerin sadece 11 Haziran’da öldürüldüğünü biliyoruz.

    IŞİD özellikle son birkaç gündür işgal ettiği bölgelerde ev ev gezip günlük hayatın sürdürülmesi yonunda çağrı yapıyor, devlet hizmeti veren binalara dokunmuyor ve bunların açık kalmasında diretiyor. Amaç belli, sürdürülebilir bir siyasi iradeyi mümkün kılmak. Ancak bu onların Irak’taki Güvenlik Güçleri’ni cezalandırmayacağı  anlamına gelmiyor ve karşılaştıkları her noktada bu yönde tutum alıyorlar. Ama bu çözülmesi güç bir bilmece. Irak İşgali’nden bu yana belirgin bir geleceği var gibi görünmeyen topraklarda bir otorite yerleşmesi mümkün olabilir mi sorusuna cevap vermek her anlamıyla zor.

    NEDEN BÖYLE OLDU?

    IŞİD’in Ortadoğu’daki geleceği birçok açıdan spekülasyonlara açık. Ama bir soru var ki, Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor: Neden böyle oldu? AKP’nin ‘sıfır sorun’ diye başlayan dış politikasının kesin ve sığ bir kumar halini alması bunun asıl nedeni. İkinci bir sebepse siyasal olarak Ortadoğu’da radikal İslam’a karşı siyasal bir İslami alternatif yaratılmaması, bu konuda öngörüleri ve zekası yeterli olan ve bu şekilde stratejik hamle yapan tek liderin ise Öcalan olması. Öcalan’ın 2013 Newroz’unda Ortadoğu’daki ortak ruha ve İslam’a dair yaptığı çağrı eğer Ortadoğu’daki tüm siyasi otoritelerce yeterli teveccühü bulabilseydi bugün ‘kafamızın kesilmesi’ korkusu içerisinde yaşamıyor olacaktık. Dahası, IŞİD’in sahip olduğu alandaki haritalarla sınırlanamayacak bir otorite elde etmesini de engelleyecektik.

    Zira El Kaide geleneği ‘dün’ ortaya çıkmadı. 2000′lerde Türkiye’de yapılmış birçok El Kaide saldırısı var. Reyhanlı da, geçtiğimiz aylarda güvenlik birimlerini kafir oldukları gerekçesiyle öldüren militan da ‘geçmişe dair anılar’ olmaktan ziyade siyaseten büyük uyarılar içeriyordu. AKP bu olayların ‘gazını’ aldı ve fakat şimdi krizlerin büyüyüyle baş başa. El Kaide’yi asla karşısına almayan AKP ve Türkiye Devleti, bugün El Kaide’yle doğrudan karşı karşıya gelmek durumunda.

    Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bu süreçte doğrudan çatışmak zorunda kalma ihtimali olası, bu cephede güçlenmeye ihtiyaç duyacak IŞİD’in ise Suriye’de YPG tarafından büyük hamleler alması çok zor görünmüyor. Zira Kürtler bu boşluğu dolduracaktır. Kürtler ise tarihsel olarak Türkiye Devleti ile ilişkilerinde önemli bir fırsat elde etmiş durumda. Zira Ortadoğu’da TC’nin güvenebileceği tek seküler güç PKK, KDP ve YPG denebilir.

    Yani ‘banal milliyetçilik’ üstünden büyütülen ‘bayrak övgüleri’ bugün ise bambaşka bir ‘gelecek’ ile karşı karşıya. Türkiye’nin uluslararası itibarı büyük ölçüde Kürtler’le yapacağı uzun vadeli işbirliğine dayanıyor. Aksi halde IŞİD tutanın elinde patlayacak bir bomba olarak orada Erdoğan’ın sonunu getirmek üzere bekliyor.

    0 not
    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 3 ay önce
    Roni Margulies: ‘İşçi sınıfı neyle ilgileniyorsa, biz de onunla ilgilenmeliyiz’

    Jiyan’ın yeni röportajlar serisinde ilk olarak şair ve yazar Roni Margulies’le üyesi olduğu Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’ni, barış süreci ve Kürt özgürlük mücadelesini, kesişme noktalarında edebiyat, tarih ve siyaseti konuştuk.

    Öcalan’ın tarihi mesajını verdiği Newroz’un üstünden bir seneden fazla zaman geçti. Erdoğan’ın ‘devrim’ dediği reformları içeren demokratikleşme paketinin de birinci yılına yaklaşıyoruz. İki soru var. Birincisi Öcalan’ın 2013 Newroz mesajı sizce muhataplarını yakaladı ve sonuca ulaştı mı? İkincisi de, Erdoğan’ın reformları ve mevcut gidişat o mesaja bir karşılık olabildi mi?

    Dünyadaki diğer örneklerinde de olduğu gibi, bu sürecin, barış sürecinin, iki düzeyi var. Biri, tarafların kendi aralarında yaptığı gizli görüşmeler. Yani, bizim örneğimizde, Öcalan’ın çeşitli devlet ve hükümet kurumlarıyla yürüttüğü görüşmeler. İkincisi, tarafların kamuoyuna ve kendi tabanlarına yaptığı açıklamalar. Yani, bir yandan kamuoyunu yönlendirmek, bir yandan da tabanlarını sağlam tutmak, pekiştirmek için söylenenler. Bu iki düzey aynı değildir, tam olarak birbirini yansıtmaz. Görüşmeler düzeyinde neler konuşulduğunu, ne konularda anlaşmaya varılıp varılamadığını bizler bilemeyiz, doğal olarak. Açıklamalar düzeyinde söylenenleri ise bire bir anlamak yanlış olur, o nedenle de satır aralarını okumaya çalışırız hep.

    Bu temelden yola çıkarak sorularınıza cevap verirsem, Öcalan’ın 2013 Newroz mesajı (ve tüm diğer mesajları) devlete değil Kürt hareketine verilmiştir. Kısaca, “Barış sürecinin arkasında durmaya devam edelim” diyordu. Devlete verilmemişti, çünkü devlete vermek istediği mesajları Öcalan zaten doğrudan devlet görevlilerine veriyor. Mesaj muhatabına ulaştı mı? Evet, Kürt hareketi tümüyle barış sürecinin arkasında duruyor.

    Öte yandan, Erdoğan’ın reformları ve mevcut gidişat, barıştan yana olan herkes gibi bana da çok yavaş, çekingen ve yetersiz geliyor. Açık ki, Kürt hareketi de süreci ağır ve eksik buluyor, kandırıldığını düşünüyor, öfkeleniyor, haklı olarak. Öcalan zaten bu nedenle sık sık barış mesajları vermek zorunda kalıyor.

    Son tahlilde, İmralı’da nelerin tartışıldığı, hükümetin seçmen tabanından korktuğu için mi yoksa başka nedenlerle mi işi ağırdan aldığı, hangi açıklamanın satır aralarında neler olduğu filan beni çok da ilgilendirmiyor. Benim görevim, Kürt hareketinin taleplerini desteklemek ve bu taleplere karşılık vermesi için hükümete basınç uygulamaktır, barış için mücadele etmektir. Konjonktürel değişiklikler, gündelik açıklamalar filan sosyalistlerin bu temel görevini etkilemez, değiştirmez.

    Kürt hareketi legal kanatta büyük değişikliklere gidiyor. Bunların başında da sizin de içerisinde olduğunuz HDK’nin kalbinden çıkan HDP projesi var ve BDP’nin de katılımıyla kısa vadede oluşan bu süreç de biçim değiştiriyor. BDP’den HDP’ye sizce partinin siyasetinde değişen ne olacak? Bu değişim kitlesel anlamda HDP’ye dönük bir talebe yol açar mı?

    DSİP olarak, başından beri HDP’nin içindeyiz. Kürt hareketinin her girişimine, bizden talep edildiği taktirde, her zaman dahil olduk, her zaman olacağız. Harekete destek olmak için, dayanışma göstermek, yalnız bırakmamak için.

    BDP’nin HDP’ye katılması Kürt hareketinin kararıdır. Hareketin kararlarına ve yaptıklarına saygımız var, bu kararları ve eylemleri kamuoyu önünde eleştirmemek gibi bir ilkemiz var.

    Ama BDP’nin HDP’ye katılması “kitlesel anlamda HDP’ye dönük bir talebe yol açar mı” sorusunun cevabını vermem gerekiyorsa, hayır, açmaz. Açmaz, çünkü Türk halkının gözünde bu katılım HDP’nin bir Türkiye partisi değil, bir Kürt partisi olduğunu tescil eder. Bu algı yanlış da olmaz, çünkü BDP HDP’ye katıldığı zaman HDP’nin yüzde 90’ını oluşturur. Bu durum benim için sorun değil elbet, ama Kürdistan dışındaki seçmen için sorundur. Kürt hareketinin HDP türü girişimlerinin bu sorunu aşıp başarıya ulaşması zordur kanımca.

    DSİP’in HDP ile bir ortaklaşması olduğunu biliyoruz; ama netice olarak DSİP de programı ve tüzüğü olan bir parti ve HDP içerisindeki bazı konularda ayrı düşen bazı konularda ortaklaşan bileşenlerden biri. Sizin programınızda neler var? Partinin geleceğe ve bugüne dair bakış açısı ne?

    Biz devrimci sosyalist bir partiyiz. Yani toplumun parlamenter mücadele ile değiştirilebileceğini düşünmeyiz; kapitalizmi iyileştirmeyi değil, yerine başka bir düzen kurulmasını amaçlarız. Ama bu, sistem içi değişikliklere, reformlara, karşı olduğumuz anlamına gelmez elbet. Aksine, reformlar için en sıkı mücadeleyi devrimciler vermelidir. Kürt sorununun barışçıl çözümü de, parasız eğitim ve sağlık hizmetleri de, işyerlerinde, tersanelerde, madenlerde güvenli çalışma koşullarının sağlanması da reform talepleridir, kapitalizm çerçevesinde çözülebilecek taleplerdir. Ve bu talepler için mücadele etmeyene devrimci demek mümkün değildir. Devrim yapacak olan işçi sınıfı bu mücadelelerin içinde bilinçlenir, örgütlenir, kendine  güven ve moral kazanır.

    Bunlara ek olarak Türkiye’de, 90 yıllık Cumhuriyet tarihinin özgünlükleri nedeniyle, resmî ideolojiyle mücadele etmek özel önem taşır. Kemalizmle, milliyetçilikle, ırkçılıkla mücadele etmeden, işçi sınıfının önemli bir kesimini bu ideolojiden koparmadan, başka herhangi bir şey yapmak zordur. Bizim için, Kürt halkının hakları için, Ermeni soykırımının tanınması için mücadele etmek bu açıdan da gündemin başında yer alır.

    Bütün bu mücadelelerde, mümkün olduğunca geniş kesimlerle birlikte hareket etmeyi amaçlamak gerekir. Ama bundan kastettiğim, mevcut sosyalist örgütleri biraraya getirmek değil. Mevcut örgütlerin pek çoğuyla, yani Kemalizme, milliyetçiliğe, ulusalcılığa ödün veren (veya zaten ulusalcı olan) örgütlerle benim biraraya gelmem zaten mümkün değil. Geniş kesimlerden kastettiğim, dün AKP’ye oy veren, ama bugün yolsuzluklar nedeniyle, polisin vahşeti nedeniyle vicdanı sızlayan, sayısının çok büyük olduğunu tahmin ettiğim kitleler. Onları kazanmak içindir ki, Kemalizmle aramıza kesin çizgiler çekmemiz gerek. Ve onları kazanmadan, değişim için kitlesel bir hareket yaratmak çok zordur. Böyle bir hareket ancak oradan çıkar, CHP’nin tabanından çıkamaz.

    RoniMargulies

    İşçi Olmaları Uzayda Yaşadıkları Anlamına Gelmez!

    Soma’daki toplu iş cinayeti ve her gün teker teker gelen iş cinayeti haberleri, aslında işçiler açısından çok yakıcı bir gündemin varlığını işaret ediyor. Genellikle kimlikle daha fazla meşgul olmakla eleştirilen bir yazarsınız. Bu konuda örgütsel ve bireysel olarak son dönemde yeterince sorumluluk aldığınızı düşünüyor musunuz?

    Kimlikle daha fazla meşgul olduğum iddiasına iki düzeyde cevap vereyim.

    Birincisi şu: Deniliyor ki, “Sosyalist olarak biz işçi sınıfının sorunlarıyla ilgilenmeliyiz, kimlik sorunlarıyla değil.” Tümüyle yanlış! Doğrusu şöyle: “İşçi sınıfı neyle ilgileniyorsa, biz de onunla ilgilenmeliyiz.” Benim son on yıldır en çok ilgilendiğim, yazıp çizdiğim iki konu Kürt sorunu ve laik-Müslüman sorunu oldu. Niye? Kimliklere meraklı olduğum için mi? Hayır, kimlikler son tahlilde umurumda bile değil. Ama bu iki konu Türkiye’de herkesin, işçi sınıfının da, başka herkesin de ilgilendiği iki konu. Soma’daki maden işçisi ve Maraş’taki başörtülü kadın işçi de on yıldır bu konularla ilgileniyor. İşçi olmaları uzayda yaşadıkları anlamına gelmez! Bu toplumda on yıldır bu konular öne çıktı ve işçi sınıfı da bu toplumda yaşıyor, bu konularla ilgileniyor. Dolayısıyla, ben de ilgileniyorum.

    İkincisi de şu: Yukarıda da dediğim gibi, Kürt sorunu, Ermeni sorunu, başörtüsü meselesi gibi konular, resmî ideolojiyle, Kemalizmle en açık şekilde kafa kafaya geldiğimiz, en keskin mücadeleyi verebildiğimiz konular. Bunlara “kimlik  sorunu” deyip geçmek bana gerçekten garip geliyor. Cumhuriyet tarihiyle, devletle mücadelemizin temel başlıkları bunlar. Bunlardan kaçınmak, olsa olsa Kemalizmle barışık olanların yapacağı bir şeydir. Devletin ideolojisiyle barışık olanlar karşı saflardadır, ne söyledikleri beni hiç ilgilendirmez.

    İşçi sınıfıyla ilgili olarak örgütsel ve bireysel olarak son dönemde yeterince sorumluluk alıp almadığımız meselesine gelirsem, alamadık elbet. Hiçbir sol örgüt alamadığı gibi, biz de alamadık. Çünkü hepimiz çok küçüğüz, hiçbir örgüt işçi sınıfının içinde yeterince örgütlü değil, köklü değil.

    Önemli Olan Devrim Haftaya Olacakmış Gibi Davranmaya Devam Etmek

    Devrimi görebileceğinizi düşünüyor musunuz? Örneğin Gezi yahut Rojava size bu konuda umut verdi mi?

     İnsan 59 yaşına gelince, “Galiba göremeyeceğim” düşüncesi kaçınılmaz olarak akla geliyor. Ama tarihi bilmek bu düşünceye iyi bir antidot oluyor. Biliyorum ki, sınıf mücadelesindeki keskin dönemeçleri, ani patlamaları önceden tahmin etmek çok zaman mümkün olmayabiliyor. Özellikle dünya şimdiki gibi derin bir ekonomik krizle çalkalanırken, sık sık beklenmedik direnişler ve mücadeleler patlak verirken, yarın ne olacağını, nerede olacağını kestirmek çok zor. Tahrir Meydanı’nı tahmin edebiliyor muyduk? Gezi’yi bekliyor muyduk? Kısacası, belli olmaz, görebilirim de, görmeyebilirim de. Zaten önemli olan görüp görmeyeceğim değil, haftaya devrim olacakmış gibi davranmaya devam etmek, devrim sürecine müdahale edebilmek için işçi sınıfının içinde mümkün olduğunca örgütlü ve yaygın bir parti yaratabilmek için her an çalışmaya devam etmek.

    Türkiye’de sosyal demokrat bir parti var mı? Yahut hiç var oldu mu? Sosyal demokrat bir partinin varlığının mevcut siyasi fotoğrafta bir değişiklik yaratabilir mi?

     Tabii ki yok. Ve hiç var olmadı. Bu, Kemalizmin bir sonucu. Sosyal demokrat olduğunu iddia eden parti su katılmamış bir devlet partisi. Halkı küçük gören, koyun olarak güdebileceğini (ve gütmek gerektiğini) düşünen bir parti. Halkın da zaten bu nedenle hiçbir şekilde ilgilenmediği bir parti. CHP’nin oyları orta sınıftan, varlıklı kesimden, zengin mahallelerden gelir. Yoksullar koyun olmadıkları için kendilerini koyun yerine koyan partiye oy vermez.

    Sosyal demokrat bir partinin varlığı siyasî fotoğrafı elbette değiştirirdi. Parlamentoda doğru dürüst bir muhalefet olurdu. Böyle bir muhalefet ise parlamento dışındaki muhalefeti de özendirirdi, kolaylaştırırdı. AKP’nin rakipsiz olma durumu kırılırdı.

    Avrupa Birliği Ulvî Amaçtan Kaynaklanmıyor

    İngiltere’de de uzun dönem yaşadınız. Avrupa’da birçok örgüt ve entelektüelle de bağınız olduğunu tahmin ediyorum. Türkiye’de ve Avrupa Parlamentosu’ndaki genel fotoğrafa baktığımızda aşırı sağın yükselişte olduğu izlenimi var. Hatta Türkiye’deki sağcılar bile bu ‘aşırı sağ yükselişten’ endişe ediyorlar. Bunun ardında yatan sebepler neler olabilir? Sizce Avrupa fikri çöktü mü?

    “Avrupa fikri” zaten hiçbir zaman Türkiye’de sanıldığı kadar yaygın değildi kanımca. “Avrupa Birliği” herhangi bir ulvî amaçtan değil, Avrupa sermayesinin Amerika’yla ve Japonya’yla rekabet edebilme ihtiyacından kaynaklanan bir birlik. Bu birliğin demokrasiyle, kardeşlikle filan ilişkisini biz Türkiye’de hep abarttık. Avrupalı emekçiler ise, doğal olarak, konuyu daha gerçekçi bir gözle görebiliyor.

    Avrupa’da sağın yükselmesi ekonomik krizin doğal bir sonucu. Kriz dönemlerinde kutuplaşma keskinleşir. Sol yükselecektir diye bir garanti de yoktur. Solun etkin ve gerçekçi çözümler üretemediği, krizin etkilerine karşı mücadeleyi yükseltemediği yerde sağın fikirleri yaygınlık kazanır (ırkçılık, göçmen düşmanlığı, yabancıları günah keçisi olarak görme vs). Avrupa’da da şu anda öyle oluyor: işçi sınıfının direnebildiği yerlerde sol güçleniyor, direnemediği yerlerde sağ.

    Avrupa fikri orada duruyor; peki Türkiye fikri size göre nasıl bir fikir? Demokratik Özerklik gibi projeler ulus devletin açmazlarından kurtulmak için ortaya konmuş stratejiler denebilir. Peki sizce mevcut devlet düzeninin değişmeye müsait bir yapısı var mı?

    Mevcut devlet düzeni elbet değişebilir. Kapitalizm son derece esnek bir sistem, kendisini her duruma uyarlayabilen bir sistem. Güney Afrika bunun en çarpıcı örneği belki de. Sistem, beyazların egemenliğine son vermeyi bile becerebildi ve hiç hasar görmeden varlığını sürdürüyor.

    Türkiye kapitalizmi de Kürt halkının tüm taleplerini karşılar ve aynen yoluna devam edebilir. Bunun şu anda önündeki engel resmî ideolojinin ve devlet kadrolarının direnmesidir. Ulusal sorun Türkiye devleti için bir ölüm kalım sorunu değildir (İrlanda veya İspanya’da da olmadığı gibi). Dolayısıyla, yeterince zorlandıkları zaman, resmî ideolojinin ve devlet kadrolarının direnişi de kırılacaktır. Bunun tek önkoşulu Kürt hareketinin mücadelesini sürdürmesidir.

    Benim işim ise, evet, bir yandan daha demokratik bir devlet yapısı için var gücümle mücadele etmek, ama bir yandan da bu devleti (ulus devlet olduğu için değil, kapitalist devlet olduğu için) tümüyle ortadan kaldırma mücadelesi vermek.

    Türkiye Egemen Sınıfı ‘Büyükler’ Arasında Yer Almak İstiyor

    Kimlik meselesi konusunda en açık tavrı gösteren partilerden biri de sizsiniz denebilir. Önümüzde 1915 var. Devletin söylemsel bir yumuşama stratejisiyle durumu atlatacağı gibi bir izlenimim var benim. Sizce Erdoğan 1915′i nasıl ‘atlatmayı’ planlıyor ve daha önemlisi ‘atlatabilecek’ mi?

    Belli ki, 2015’i gargara yaparak atlatmayı planlıyorlar. ‘Çanakkale’nin yüzüncü yılı’ filan gibi salaklıklar yapacaklar. Belki de atlatabilirler, bilmiyorum. Ama ancak 2015’i atlatmış olurlar, meseleyi tümüyle atlatmaları mümkün değil. Türkiye egemen sınıfı hem Ortadoğu çapında hem dünya çapında önemli bir aktör olmayı, büyük oynamayı hedefliyor, ‘büyükler’ arasında yer almak istiyor. Ermeni sorununu çözmeden bunu başarmaları zor. Kendileri de bunu biliyor. ‘Söylemsel yumuşama’nın nedeni de bu bence. Yumuşaya yumuşaya sonunda teslim olacaklar. Başka çareleri yok.

     Bu sürecin bir yan faydası da var. Kürt sorunu gibi Ermeni sorunu da Türkiye solunda sapla samanı ayırt edebilmemizi sağlıyor.

     1915 demişken, sizin ‘Mağrur Olma Padişahım’ isimli bir kitabınız var. Oradaki şiirler bana kalırsa İttihat ve Terakki’ye dair yazılmış edebi eserler arasında çok önemli bir yer tutuyor. İttihat ve Terakki dönemi ‘komitacıları’ sizce başarılı olmuş muydu? Askeri anlamda başarısızlıklarla anılsalar da ideolojik anlamda birçok şey onlara mal ediliyor çünkü.

    Başarılı oldukları konusunda hiçbir kuşku olamaz. Türk ulus devletinin temelini onlar attı ve bu temelin üstünde yükselen devlet 90 yıldır tepemizde. Kemalist kurucu kadroların hepsi siyasî eğitimini İttihat Terakki içinde almıştır, 1923’ten itibaren yaptıkları her şey İttihat Terakki siyasetlerinin hayata geçirilmesidir.

    Murat Gülsoy yakın dönemde Beşir Fuat’ın aslında hiç doğmamış oğlunun başına gelenler üzerinden bir roman çıkardı ve Beşir Fuat’ın adı tekrar gündeme geldi. Malum, kendisi ilk Türk Materyalisti olarak anılıyor. Materyalizm ve materyalist sanatçılar için mevcut edebi ve siyasi atmosferde nefes alacak yer kaldı mı şu an? Yahut böyle bir atmosfer hiç var oldu mu?

    Böyle bir atmosfer bence 1960’lardan itibaren hep var oldu. Unutmayalım, yakın geçmişe kadar Türkiye’de eli kalem tutan, mürekkep yalamış kişilerin hemen hemen hepsi şu veya bu şekilde sola yakın kişiler oldu. Zaman zaman devlet baskısının dozu arttı, bazen azaldı, bazı dönemlerde sanatçılar cezaevlerine dolduruldu… evet, ama sonuç olarak memleketin düşünce, sanat ve yayın hayatına genellikle biz hakim olduk. Devlet bunu engelleyemedi, imha edemedi.

    Bugün bu hakimiyetin artık geçerli olmadığını düşünüyorum. Ama bu, herhangi bir baskının, yasaların, mahkeme ve cezaevlerinin sonucu değil bence. Kendi kısırlığımızın sonucu. Onyıllarca solculuk diye Kemalistlik yapılmış olmasının sonucu. Bu yolun sonuna gelindi artık.

    Son olarak da aslında belki de bu son birkaç yılın en önemli meselesini sormalıyım. Suriye’yi. Ortadoğu’da milyonlarca göçmen var artık ve bunların önemli bir kısmı da Türkiye’de. Eminönü’nden Bağcılar’a birçok yerde Suriyeliler kendilerine yer açılmayan bir ülkede var olmaya çalışıyorlar. Mevcut belirsizlikte göçmenlerin durumu ne olacak sizce?

    Suriyeli göçmenlerin durumu tam anlamıyla bir felaket. Avrupa’daki Afrikalı göçmenlerin durumundan farksız, hatta belki de daha kötü. Bir yandan her türlü maddi sorunla, bir yandan da berbat bir ırkçılıkla karşı karşıya kalarak yaşamaya çalışıyorlar.

    Bunun bir nedeni hükümetin ikiyüzlülüğü. Göçmenler söz konusu olduğunda “Müslüman kardeşlerimiz” söylemi nedense Türk milliyetçiliğine dönüşüyor. Ama bir nedeni de bazı “sol” örgütlerin İslam düşmanlığı ve ırkçılığı. Utanç verici bir durum. “Bunların hepsi El Kaide militanı” gibi laflar, tam da Avrupa’daki ırkçı ve faşistlerin tüm Ortadoğulu göçmenler hakkında kullandığı lafların aynısı. Esad’ı “antiemperyalist kahraman” olarak görüp milyonlarca yoksul ve çaresiz insanı düşman olarak görmek, sosyalizm şöyle dursun, insanlığa sığmaz.

    0 not
    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 3 ay önce
    Plaza Eylem Platformu’yla Söyleşi: Bir Alan ve Emek Örgütüyüz

    Plaza Eylem Platformu Türkiye’de emek mücadelesi içerisinde yeni bir damarı temsil eden kuruluşlardan yalnızca biri. Beyaz yakalı örgütlenmeler ya da prekarya örgütlenmeleri kapsamında inceleyebileceğimiz bu örgütlenme birçok açıdan Türkiye’de emek mücadelesinin farklı bir mecrasını temsil ediyor. Değil direnişin günlük siyasi sohbetin bile belirli bir ‘seviyenin’ üstünde girmesinin zor olduğu düşünülen plazaların sınırlarına direnişi sokuyor. Üstelik bunu kendi dilini/söylemini/biçimini oluşturarak yapıyor. 

    Plaza Eylem Platformu kimin platformudur? Kimler için kurulmuştur? Üyeleri ve kurucuları kimdir?

     Plaza Eylem Platformu belli bir sektörle sınırlı olmayan, benzer hikayelerini ortaklaştırmaya uğraşan çalışanların örgütlenmesidir. IBM’de çalışanların sendika mücadelesinin ardından kuruldu. Her sektörden ve küçük büyük birçok yerden insanlar hep oldu. Akbank’tan işten atılanların atıldıklarını turnikeden geçirmeyen kartlarından öğrendikleri, Vodaphone’dan atılanlara sakinleşsinler diye passiflora verildiği, ATV-Sabah Grevi’nin olduğu bir dönemde Plaza Eylem Platformu’nun 2008 yılındaki başlangıcı anlamlıydı. Üyelikten daha çok çeşitli düzeylerde platforma yakın hissetme ve yakın durma halinden söz edebiliriz. Düzenli yapılan toplantılara katılan/takip eden, aktif rol oynayamasa bile aidiyet hisseden, İstanbul dışında olup herhangi bir iş olduğunda el atan, etkinliklere gelen ve sosyal medyadan ya da arkadaşlar aracılığı ile takip eden halkalardan bahsedebiliriz. Ortak kesenimiz emek cephesinde benzer yönetilme biçimleri ile muhatap olmak, benzer sömürü araçları ile karşılaşmak. Kullandığımız adın tarihsel bir anlamı var. 2008′deki IBM eylemleri plazalar önünde başladığı için adımız böyle ama hepimiz plazalarda çalışmıyoruz ve işimiz de eylemler düzenlemek değil. Hatta bir platform bile değiliz, bir alan örgütüyüz, bir emek örgütlenmesiyiz. Bize verilmiş bir isim gibi bu adı ve taşıdığı tarihi sahipleniyoruz.

    Plazalarda örgütlenme koşulları nelerdir? Yasal olarak dayanağımız budur dediğiniz bir mevzuatınız bulunmakta mıdır?

     Kendimizi tanımladığımız metinlerimiz var. Ancak bunlar dinamik. Kadın meselesinde olduğu gibi bireysel yaşanan sömürü mekanizmalarını ortaklaştırmaya çalışıyoruz. Bu çaba içinde yeni meseleleri ifade edilebilir hale getirdiğimizde ekliyoruz. İş yerlerinde örgütlenmek tabii ki zor, yapacak çok iş var. Bireysel olarak da çok açık olmanın beklendiği yerde güven ilişkileri ile başka bir gündem yaratmak, sürekli kılmak ve bunu da el yordamı ile bulduğun stratejilerle yapmak, üzerine bir de emek pazarının (statü/kadrolu/kıdemli/freelance/parttime) parçalanmışlığı girdiğinde daha da zor. Diğer yandan kişiye özel sömürü mekanizmalarının (performans değerlendirme, karakter envanteri, insan kaynakları eli ile yapılan sosyal ortam tasarımı) olduğu yerde “dayanışma” isteğini somutlaştırmanın zorlukları var. Bu açıdan bizim de çeşitli düzeylerde hedeflerimiz var. Sadece aynı işyerinde çalışan insanların değil, farklı yerlerde çalışanların da arasında bir dayanışma ağı örmeye çalışıyoruz. İşten atılan bir arkadaşımıza hak kaybına uğramayacak adımlar konusunda beraber kafa yormaktan, işyerinde savunma yazması istenen arkadaşımızın durumuna eğilmeye, “İşten Atma Stratejileri” eğitimi yapan danışmanlık firmasını protesto etmekten, emek pazarına katılacak üniversite öğrencilerinin kariyer konusundaki sorularına cevap vermeye kadar bu alanla ilişkili her işi kendi işimiz olarak görüyoruz.

    Plazada eylem olur mu? Olursa nasıl olur?

     1980 darbesinden sonra gelen sendikal yasaklar her alanda olduğu gibi beyaz yakalıların örgütlenmesine de büyük darbe vurmuş ve kazanılmış tüm haklar yavaş yavaş elinden alınmış. 2008′de başlayan ekonomik krize örgütsüz bir şekilde yakalanan beyaz yakalılar olarak elimizde kalan haklarımızı korumak ve yeni hak talebi üretmek istiyorsak örgütlenmek hatta gerekirse eylem yapmak zorundayız. Bu alanda işverenlerin saldırıları arttıkça hareketlenme de artıyor. Hareketlenmenin nüvelerini son yıllarda IBM çalışanlarının sendikal örgütlenmesinde, ATV-Sabah grevinde, geçen yıl Gezi olayları sırasında NTV binası önünde yapılan, Garanti Bankası Genel Müdürlük binasının içinde yapılan eylemlerde gördük. Plazada eylem çok zor oluyor ama yapabilirsek sistemi durdurabilme gücümüz bile var. Düşünsenize, sadece bir banka ya da İMKB’nin çalışanları iş durdurma eylemi yaparsa neler olur? Emin olabilirsiniz ki gelmiş geçmiş en ses getiren eylemlerden biri olur! 2008 yılında İMKB brokerlarının yapmış olduğu eylemde borsa işlemleri bir önceki güne göre yüzde 35, ortalamada ise yüzde 30 oranında azalmış.

     Plazada görünür eylemler daha çok gündemi sarsan olaylar üzerine oluyor. Kendi iş koşullarımızı zorlayacak eylemler Gezi sürecinde yaşandı; kimi kalabalık işyerlerinde forumlar oldu, müdürler çalışanların Gezi’ye gitme isteği yönündeki baskıya dayanamayıp izin vermek zorunda kaldılar. Doğrudan iş koşulları ile ilgili, patronlarla bir çatışmanın sonucu ortaya çıkacak eylemlerde daha uzun süreye dayalı dayanışma ilişkileri gerekli. Gezi sürecinde çalışanlar arasında artan temas ve sıcaklaşan iletişimin böyle bir potansiyel taşıması beklenebilir.

    Sizin içinde bulunduğunuz işçi/çalışan grubunu nitelendirmek için teori prekarya terimini ortaya koyuyor. Bu terime ne kadar aşinasınız? Aşinaysanız siz kendinizi bu şekilde tanımlıyor musunuz?

    Mücadele alanlarında terimlerin, kavramların yerleşebilmesi zamana ve işlevselliklerine bağlı. Mücadele içinde elimizi güçlendiren kavramlar kendilerine yer bulabilir. Örneğin, bir terim olmasa da iş cinayeti tanımı artık yerleşti. Prekarya terimi beyaz yakalı emeğin güvencesizleşme koşullarını nitelemekte şimdilik akademik olarak iş görüyor. Çalışma hayatında daha işlevsel kullanılabilmesi için emeğin yönetilme tarzlarına ilişkin daha açıklayıcı bir vurgu gereklidir belki. Henüz politik bir anlam kazanmış değil. Gelecekte beyaz yakalılarla diğer güvencesizleşen kesimlerin arasındaki ilişkiler geliştikçe belki işlevli olur. Ama bu ilişkilerin pratik olarak ihtiyaç haline gelmesi gerekiyor, sadece koşullar açısından benzer niteliklere sahip olmak yeterli olmuyor. Örgütlenme sosyal bir ilişki ve olgu. Zaman gösterecek. Bu kavramla birlikte, çalışma acısı, çalışma tahribatı, hak üretimi, manevi ve bedensel bütünlüğün korunması, iş ile iletişimi kesme hakkı (iş zamanları dışında emaillere ve mesajlara bakma zorunluluğuna karşı) gibi bir çok kavram elimizde. Bireysel hikayelerimizi kollektif hafızada ortaklaştırdıkça bunların etrafındaki anlamları da kuracağız.

    Soma’daki toplu iş cinayeti plazalarda nasıl bir tepki uyandırdı? PEP’ten olanlarla olmayanların bakışları arasında fark var mı?

     Kısa bir süre önce İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, beyaz yakalı örgütlerine bir çağrı yaparak bir komisyon oluşturmuştu. Beyaz yakalı örgütlenmeleri arasında bu konuda bir farkındalık en baştan itibaren vardı. Eskiden kadercilik ve duygusallıkla yaklaşılan bu kazalar artık iş cinayeti olarak tanımlanmaya başladı. Biz zaten her yıl 1200 kişinin iş cinayetlerinde öldüğünü biliyoruz. Maalesef Soma’da yaşanan bu hadisenin boyutu insanların durumun vehametini anlamalarını sağladı. Çalışanlar ertesi gün fiilen iş bırakmamış olsa da akılları bu olayla meşgul olduğu için kendilerini işe verip çalışma hayatına kolay kolay devam edemediler. Platform olarak Soma Holding’in önünde yaptığımız eylem çağrısına bölgede çalışan birçok beyaz yakalı çalışan katıldı. Bazı işyerlerinde de toplu anmalar yapıldı. Banka gibi yerlerde çalışıp masasına madenci kaskı koyanlar oldu. Sonuçta bu eylemimiz yerin altında ve üstünde çalışanları buluşturdu. Olayın büyüklüğünün yarattığı infial, insanların protestoya katılmalarını sağladı. Biz acıyı paylaşmakla beraber çalışmanın yarattığı tahribatta ortaklaşma, bu meselenin Türkiye’ye, Türkiye’de bir Anadolu kasabasının ilkel çalışma koşullarına özel olmadığı konusuna, aciliyet duygusu ile gösterilen tepkinin kalıcılığa ihtiyaç duyduğuna, çalışmanın yarattığı tahribatın sürekli olduğuna vurgu yapmaya çalıştık. Bu tutumu gösterip PEP’te olmayanlar da vardır mutlaka.

    Levent’teki Soma Holding ofisi önünde yaptığımız eylemin ardından orada kendiliğinden bir nöbet başladı, Soma’daki katliamın ardından yaşanan buluşma kalıcılaştı. Burada ortaya çıkan inisiyatifin Soma Holding’in Maslak’taki Spine Tower binasına yaptığı yürüyüş çağrısı da beyaz yakalılar tarafından kuvvetle desteklendi.

    Biliyoruz ki sendikalar yasal mevzuata göre siyasi partilerle organik bağ kuramıyor? pEP’in bu konudaki tutumu nedir?

    Mevzuata göre sendikalar siyasi partilerle bağ kuramıyor fakat pratikte birçoğunun bir şekilde bağı var. Asıl garip olan sendikaların tabanlarıyla bağ kuramaması. Plazalara, işyerlerine, iş hayatında yaşanan sorunlara çok uzaklar. Biz PEP olarak bu mesafeyi kısaltmaya gayret ediyoruz. Yapımız gereği sendikalardan birçok noktada daha şanslıyız.

    Emek sömürüsünü daha görünür kılmak, mücadele araçları yaratmak ve bunları güçlendirmek üzerine çaba harcıyoruz. Her birimizin siyasi duruşu mutlaka var ama platformla ilişkilenmek için belli bir siyasal eğilim beklentimiz yok. Bu alanda yaptığımız uzun soluklu, angaryası olan, vakit/sabır isteyen bir iş, politik görülmeyen meseleleri de politikleştirmeye çalışıyoruz, aynı kadın meselesinde olduğu gibi. Platformun genel siyasi meselere yönelik bir tutum geliştirme misyonu yok. Dolayısıyla genel siyasi konularda farklı düşünenler arasında yaşanabilecek çatışmalardan uzağız. Sendika ve meslek odalarında sıklıkla yaşanan iktidar mücadelelerinden de tümüyle azadeyiz. Siyasi tarihin ve çeşitliliğin, bugüne kadarki siyasi birikimin tüm imkanlarından sınırsızca faydalanabiliriz.

    PEP dışında benzeri beyaz yakalı/prekarya örgütlenmeleri de var. Onlarla bağınız ve farklarınız neler?

    Birçoğunun üyeleri zaten arkadaşımız ve benzer hedefler doğrultusunda çalışıyoruz. Birçok etkinliği ve eylemi birlikte yapıyoruz. Örneğin özgürce yürüyebildiğimiz son 1 Mayıs’ta hep birlikte aynı pankart altında yürümüştük. Bu tür örgütlenmeler birbiriyle ilişki kurdukça sayıları da artıyor, yepyeni örgütlenmeler kuruluyor, sayılarının çoğalmasının ortak faydayı artıracağını düşünüyoruz.

     Bu alanda her örgütlenmenin kendine has işlevleri var. Biz ise sektör bağımsız, ortak sömürü mekanizmaları ile meşgulüz daha çok. Ama platformda aynı sektörde olan çalışanlar da o sektörün özgün koşulları üzerine eğiliyorlar. Bizim gibi her sektöre hitap eden örgütlenmeler de var, ama bu örgütlenmeler alana ilişkin daha sınırları çizilmiş tahlil ve tutumlara sahipler ya da bazı özelleşmiş örgütlenme tarzlarını savunup deniyorlar. Biz alanın toplam ortak birikimini önemsiyor, buna katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla örgütlenmeler arası farklılıkların hiçbiri birçok alanda işbirliği kurmamıza engel olmuyor.

    PEP’in örgütlenme yöntemleri nelerdir? Yeni medya (sosyal ağlar vs.) örgütlenme aşamanızda ne kadar yer teşkil ediyor?

     Örgütlenmenin ilk önce kendi işyerimizdeki arkadaşlarımızla kurduğumuz ilişkiden başladığını biliyoruz. Dayanışma ortamını geliştirmek ve deneyimlerimizi ortak bir dille ifade etmeye çalışmak için iş arkadaşlarımızı da davet ettiğimiz deneyim paylaşım atölyeleri ve benzeri etkinlikler düzenliyoruz. Her hafta düzenli toplanıyoruz. Zaman zaman plazalar bölgesinde (Maslak-Levent) bildiri dağıtıyoruz. Bazen atılan bir tweet ya da sosyal medyadan yapılan bir eylem çağrısı oldukça güçlü ve hızlı bir etki yaratabiliyor. Sosyal medyada yapılan eylem çağrılarını bizim de paylaşmamız, çalışanlar açısından yalnız olmayacaklarına dair bir güven veriyor. Hitap ettiğimiz kitlenin genelde internet ile ilgili olması, sosyal medyayı bizim için oldukça işlevli kılıyor. Fakat tüm bu iletişim araçları Plaza Eylem Platformu’nun samimi ve ısrarlı tavrını korumasıyla işlev kazanabildi. Herhangi bir çağrı beklemeden bize ulaşan ya da uzunca bir süre etkinliklerimizi ve paylaşımlarımızı takip ettikten sonra aramıza katılan arkadaşlarımız oluyor. Sosyal medya insanlara platformu tanımak için zaman vermesi açısından avantajlı.

     Ancak Platformun doğrudan katılımcılarının sayısının artmasından daha önemlisi, tartışmalarımızın, deneyimlerimizi aktarmakta kullandığımız dilin, ürettiğimiz kavramların, beyaz yakalıların patronlar karşısındaki konumlarını avantajlı hale getirmekte ve tek başınalık hissini yenmekte işe yarar olması ve işverene karşı elini güçlendirme potansiyelini arttırması.

    Çalıştığınız yerlerin PEP uğraşınızdan haberi ne kadar var? Görünür bir eylem platformu olduğunuzu söyleyebilir miyiz?

     Güven ilişkisi kurduğumuz iş arkadaşlarımızın var. Çoğumuz bankalarda, sigorta şirketlerinde, araştırma şirketleri gibi yerlerde çalışıyoruz. Buralarda daha temkinli davranıyoruz. PEP’ten tesadüfen bahsedildiğini duyan arkadaşlarımız da oluyor, belli etmeyebiliyor bir aşamada.

    Patronlarımızın tabii ki haberi yok. Bu nedenlerle gizliliğe önem veriyoruz. Ama tabii ki çalışma arkadaşlarımızla samimi ilişkiler kurarak bu dayanışma ağını, örgütlenmeyi yaymaya çalışıyoruz. Başka bir ifadeyle, işveren cephesinde görünür olmak gibi bir niyetimiz hiç olmasa da arkadaşlarımızdan başlayarak haklarını savunmak isteyen, böyle bir örgütlenmeye, dayanışmaya ihtiyaç duyan, yıpratıcı iş düzeni içinde tek başına kalmak istemeyen beyaz yakalılar için görünür olduğumuzu umuyoruz.

    0 not
    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 5 ay önce
    Mehmet Altan’a Cevaben: Batı’da da Doğu’da da Demokratik Özerklik!

    Mehmet Altan T24′te Batı’da faşizm, Doğu’da özerklik mi? başlıklı bir yazı yayınladı. Yazının içerisinde gacırdayan birçok teşhis var bu bağlamda yazıyı paragraf paragraf, deşerek ‘cevaplamak’ elbette bana düşmese de demokratik özerkliğe bir proje olarak inanan biri olarak bir şeyler söylemeyi doğru buluyorum.

    Kürtler, kendi geleceklerini galiba artık “Türklerle birlikte” kurulacak demokratik bir yapının parçası olmakta görmüyorlar, kendilerine çok acılar çektirmiş olan Türklerin çekeceği büyük acılar pahasına bir diktatörlüğü desteklemenin kendi çıkarlarına olacağını düşünüyorlar. 

    Mehmet Altan’ın bu ‘Beyaz’ teşhisi öncesinde yaptığı teşhise bakalım.

    “Şehirlilerin” ezdiği ve gelişmesine izin vermediği, “taşraya hapsedilmiş” kesimde iki büyük yapı vardı… Kendilerini Sünni dindarlıklarıyla tarif eden “muhafazakarlarla”, kendilerini ırklarıyla tarif eden “Kürtler.”

    Ben ortodoks bir Marksist değilim. Toplumun dışlanmış, sistem-dışı bırakılmış kesimlerinin daima en ‘devrimcileşebilecek’ en büyük momentlerin yaratımında özne görevi görecek unsurlar olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda Marcuse’a yakın bir görüş açım var diyebilirim. Ancak, Altan’ın ”Şehirli” ve ”taşraya hapsedilmiş” şeklinde tanımladığı Türkler ve Sünni dindarlar ile Kürtler bölünmesinin aslına bakarsanız toplumdaki tüm tansiyonları içeren bir kategorizasyon olmadığı ortada. Dahası ”Türklerle birlikte” kurulacak demokratik yapı derken, Altan’ın kastettiğinin ne olduğu fazlasıyla belirsiz. Türkler derken, seküler, kendilerini İslam ile tanımlamaktan kesinlikle kaçınan, TC posterleriyle ‘devlet’ haysiyetinin korunacağını düşünen Türkler’i mi kastediyor, yoksa etnik olarak mı Türkler’den mi bahsediyor, ki bu Sünni Dindarların da çok büyük bir kısmını kapsayan bir nüfustur.

    Sanıyorum ki Mehmet Altan’ın ‘Türk’ tanımı bizzat Kemalistlerin ortaya koyduğu, üstelik Kemalist devletin ortaya çıkarmaya çalıştığı Türk tanımıyla birebir örtüşüyor. Zira demokratik özerkliğin, eril, zorunlu olarak sünni ama laik (!), mutlaka ama mutlaka türk, gerekirse x kökenli ama ne mutlu Türk Türkleri’nin kader belirleyiciliği işlevini Kürtler’in omuzlarına yükleyerek şu soruyu soracak gücü buluyor kendisinde: Batı’da faşizm, Doğu’da özerklik mi?

    Cevap net aslında: Kürt hareketi belirgin bir süredir ‘demokratik özerklik’ kavramını kullanıyor. Sadece ‘özerklik’ kavramını değil. Dahası ‘demokratik’ özerklik kavramının altını ekonomik, ekolojik ve siyasi referanslarla sürekli olarak dolduruyor. Örneğin Kışanak’ın enerji politikalarına dair çıkışı, hemen ardından daha bu salı günü eşbaşkanımızın yaptığı konuşmadaki İtalya’daki özerklik tiplerine yönelik referanslar ve demokratik özerkliğin özgün kimliğine dönük ifadeler aslında ‘özerklik’ olarak adlandırılan şeyin Türkler (!) için ‘bölücülükle korkutma’ stratejisine indirgenebilecek bir kavram olduğunu hepimize anımsatıyor.

    Daha da beteri Mehmet Altan gibi akademik anlamda kendini kanıtlamış bir ‘şahsiyetin’ dahi özerkliğin ‘özerklik’ kısmını ‘demokratik’ kısmından fazla önemseyerek Kürtler’in ”Biz yolumuza bakarız, Türkler’den bize ne” dediği imajını çizmektir. Oysa Öcalan, Kürtler’in kendi kurtuluşları yönünde aldığı mesafenin farkında, HDP’yi , HDK’yi ve DTK’yi, Türkiye ve Ortadoğu’nun şiddet ve kaos sarmalından çıkışında bir proje olarak görüyor ve Ortadoğu’nun yaşayan en önemli devrimci lideri olduğunu kanıtlamış oluyor. Bundan birkaç yıl önce ‘ortodoks’ ve ‘genç’ aklımla dahi kavrayabildiğim bu stratejik geçişi (2011 Haziran seçimlerinden önce Öcalan sinyallerini vermişti) Altan’ın kavramaması mümkün değil.

    Ancak Altan, Kürt hareketine ‘eleştiri getirme’ anlayışını, muhtemelen muhatabı Kürt Hareketi olduğu için olabildiğince ‘dışarıdan’ ve dinleme gereği duymadan yapıyor. Adeta CNN Türk ile STV arasına sıkışmış bir ‘Total’ izleyici gibi yorumluyor olan biteni. Ne demokratik özerkliğin ‘bölgesel’ değil total olarak demokratik cumhuriyeti projelendirmek olduğunun farkında ne de farkındaysa da buna değiniyor.

    Altan Kürtler ve Sünni dindarlar için şunu da söylüyor:

    Devletçi şehirlilerin azınlık diktasını yıkıp, yeni ve demokratik bir cumhuriyet kurma potansiyeline sahip iki güç olarak da bunlar görülüyordu. Umut bağlanan iki güç de bunlardı.

    Altan sanki 20 yıl ileriden Türkiye’ye bakıyor ve geçmişe bakarak Kürtler’e parmak sallayıp, ”böyle yapmayacaktınız” diyor. Bu müthiş özgüvenin ardındaki öngörünün sahibi daha bundan 3-4 yıl önce Erdoğan için neler yazıyordu anımsamak gerekir. Tam da bu bağlamda bu ‘parmak sallayıcı’ ve ”Türkler’i bırakmayın” diyen tavrın, Kürtler’i kendi hastalıklarının içine çekme gayreti dışında çok bir anlam taşımıyor.

    Daha vahim bir paragraf da var yazıda:

    Kürt siyaseti, görünen o ki Başbakan Erdoğan’ın “diktatörlük” yolundaki ilerlemesinin kendilerine de “özerklik” yolunu açacağına inanıyor ve onun “diktatörlüğünü” çeşitli pazarlıklarla destekliyor. Cumhuriyetin en faşizan yasalarından biri olan “MİT yasasının” görüşülmesi sırasında kimi Kürt siyasetçilerinin MİT’e teşekkür ettiklerini gördük, buna da Kürt tarafından ciddi bir tepki gelmedi. Bu küçük örnek bile Kürt siyasetinin nerede durduğunu gösteriyor.

    Anlaşıldığı kadarıyla Mehmet Altan Twitter’da Sakık’a yönelen tepkiyi görmüyor, onu da geçtim, partinin Sakık’la eş statüdeki vekillerinden gelen eleştirileri dahi görmemekte diretiyor. Dahası kendi yazdığı siteye konuyla ilgili girilen haberleri okumuyor. Bunun ötesinde Kürtler’in Erdoğan diktatörlüğünün önüne taş döşediğini söylemeden önce bir insanın kendi geçmişine bakıp önünü iliklemesi gerekir.

    Altan ve ‘dadaşlarının’ Erdoğan’ın yoluna kellelerini uzattıkları günler daha iki dakika önce içtiğimiz çayın tadı gibi aklımızda. İzan mühim bir şeydir. Kürtler’i diktatörlüğe destek ile suçlayan Altan, Öcalan’ın kitlesel, yeni bir parti kurma konusundaki fikriyatından mı rahatsız yoksa HDP’nin bölge partisi olarak kendi zihninde tuttuğu yerden başka bir yere gitmesiyle feleğini mi şaşırmış bilemiyoruz.

    Tek görebildiğimiz, HDP’nin ve Kürt siyasetinin Rojava başta olmak üzere birçok süreçle bir aktif Ortadoğu aktörü olması ve Sünni Dindarlar gibi Kürtler’in de artık bu ülkenin geleceğindeki asli imzanın hem niceliksel hem de politik nitelik bakımından sahiplerinden biri olduğunu görmesi Altan’a ve onun durduğu çizgideki birçok insana bu durumun ‘ağır’ gelmesinin aslında ne kadar da mühim bir momentte bulunduğumuzu bize anlattığıdır.

    Kürt hareketi, Altan’ın ”İslamcı Kemalist” dediği bu yeni-diktatörlük karşısında bir alternatif örüyor, üstelik bir sistem öneriyor. Devlet içindeki ‘derin’ kadrolarla iş birliği yapmak yerine, sokakta gaz ve cop yediği, dağda bayırda uçaklarınca bombalandığı devletle barış için masada oturmaktan da o devletle savaşmaktan da ve hatta o devletin kaderini değiştirebilecek nitelikte bir siyasi proje ortaya koymaktan da çekinmiyor.

    AKP’nin sistem partilerinin tutulduğu ahırdaki ‘yedeği’ değil, ehlileştirilmemiş, radikal bir güç olarak var olma çabası veriyor ve kendi sancılarını da bunun için en sert biçimlerde yaşıyor bu hareket. Ortadoğu’nun en büyük radikal demokratik gücü yeniden doğum sancılarını yaşarken, tarihlerinde ilk kez böylesine muhteşem bir sahnenin kendi ‘hayalleriyle örtüşmediğini’ gören Altangiller de kaleme sarılıyorlar elbette.

    Oysa demokratik özerklik pek değerli Anadolu halklarının tamamı için eşitlikçi, çoklukçu bir sistemi öneriyor. Çoğunluk diktatörlüğüne karşı yeni siyasetin kavramlarını kullanıyor, hala barajlardan medet uman, devlet kadrolarının ‘önüne atlayan’ seküler kemalizm’in de Altan’ın pek sevdiği ‘neoliberalizmin’ de arkasına dizilmiyor.

    Belki de Altan’ı en çok bu rahatsız ediyor.

    Belki de Altan’ın ‘acı çeken Türkler’ diye kastettiği kişi sadece kendisi, yani Kürt hareketine bu dönemde destek vermeyip, kenarda bir yerde durup güvenli noktasında ‘yakınmayı’ seçenlerdir.

    Archived in: #jiyan / 0 not
    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 6 ay önce
    Devlet Güvenliği, Dinlemeler ve Devlete Rağmen Bir Gelecek

    Devlet geleneği ezberi kulağıma fısıldana fısıldana büyüdüm ben. Türkiye’nin ziyadesiyle Türkçü bir kentinde, Bursa’da ve ziyadesiyle Türkçü hatta yer yer Osmanlıcı bir tedrisat altında. Erkek Lisesi’nin koridorlarında hep siyaset konuşulurdu, çoğunlukla da milliyetçi ve hatta ülkücü olan hocalarımızla bile en çok konuştuğumuz konu siyasetti.

    O yıllarda kafamıza en çok sokulan kavramların başında ‘devlet güvenliği’ geliyordu. O dönem Kürdistan bizim için anlayamadığımız adına Kürdistan demediğimiz ve bana kalırsa biraz da korktuğumuz bir coğrafyaydı. Ve Devlet Güvenliği kavramı ne zaman ortaya atılsa bizden daha esmer olanların yüzünde anlaşılmadık bir endişe belirirdi. O günleri geriye dönüp hatırladığımda şimdi aynı kavramın bende yarattığı tedirginliği duyumsayıp, geç kalmış bir ‘aydınlanma’ yaşadığım için kendime kızıyorum.

    Türkiye genel siyasetinin en açık ve en tartışmasız kavramıdır devlet güvenliği. Çünkü arkasında bu ülkenin temel taşı, temel sıfatı vardır: Türkiye Cumhuriyeti’nin bir güvenlik devleti oluşu. Bir güvenlik devleti olmanın birçok önemli katmanı vardır. Sınır ötesi harekat için çıkarılan tezkereler, devlet sırları, örtülü ödenekler, gözetim konusunda insan hakları ihlalleri konusunda çığır açan devlet taktikleri, farklı biçimleriyle işkence, asimilasyon ve en önemlisi de %10 barajı ve daha birçok seçim kanunu ile çok renkli politika yapılmasının önünde bir engel olarak duyan bu siyaset. Bu katmanların her biri garip bir şekilde toplumsal sözleşme sıfatı taşıması gereken; ama toplumsal uzlaşma yerine toplumsal histeri haline dönüşen anayasallığa dayanır. Devletin ulus-devlet yapısı da dahil olmak üzere bütün problemlerin çıkış kaynağı devletin kendini tanımlama biçimidir.

    Tam da bu nedenle anayasa Türkiye’deki tüm hukuksuzluklara da yasa ve yönetmeliklerin de yardımıyla meze edilmiştir. Son aylarda cemaat tarafından sızdırıldığı söylenen kayıtların çoğunluğunun yasal olmasının ardında yatan gerçek anayasa ve yasaların devlete sağladığı sınırsız denetleme yetkisi ve özellikle de ÖYM’ler döneminden kalma bir güçtür. Bugün AKP’nin karşı karşıya kaldığı krizin birinci ve en ağır boyutu, Türkiye’deki hukuksuzluğun hukuka, hukukun da hukuksuzsluğa olan derin ve bitmek tükenmek bilmeyen bağlılığıdır.

    Tam da bu nedenle dün AKP’li troll’lerin ve kimi geçmişin mücahiti bugünün AKP’lisi yazarların attığı Tweet’lerin gideceği yer ancak bugün Türkiye’de 90′ların mafyasının geldiği yer kadardır. Önemsenmeyecek kadar basit olmamakla birlikte, önemsenerek yüceltilmesi halinde karşımıza gerçek bir felaket silsilesi çıkarabilir.  Ancak aşağıda bir örneğini görebileceğimiz bu öfkenin/tehditlerin sağlıklı bir devlet yahut siyasi parti iradesini yansıtmadığı, açık bir şekilde suç olmasına rağmen bunla ilgili muhtemelen bir tedbir alınmayacak olmasının da tam anlamıyla hukukun hukuksuzluğa ve siyasete olan bağlılığına dayandığını görmek zor değildir.

    ftezcan

    Bugün devletin elinde hukuk bir silah olarak anlamını yitirmiştir. Zira AKP’li kadrolar hukuku yasama yahut yürütme gibi ele geçirme kabiliyetine sahip değildir. Bunun da ötesinde Adalet ve Kalkınma Partisi aynı şekilde kolluk kuvvetlerinin de tek başına hakimi değildir, olamayacaktır da. Söz konusu olan, güvenlik devletinin yıkımıdır.

    Burada gülünç olan ise siyaset bilimciler tarafından Güvenlik Devleti’nden Güven Devleti’ne dönüşüm şeklinde tanımlanan yeni ayasanın tamamlanamamış olmasının ardında aynı hukuksuz yapının kendini sürdürme arzusunun yatmasıdır. Yeni, demokratik, katılımcı bir anayasanın oluşturulamamasının arkasındaki en açık neden bugün Fatih Tezcan’ın da içine düştüğü derin devlet dilinin ta kendisidir. Bu ürpertici dil, AKP sıralarından CHP ya da MHP sıralarına devletin resmi aklını temsil etmekte olan tüm partilerin bilinçaltlarında kendilerini göstermektedir.

    Sadece bu kadar da değil, örneğin sözüm ona saygın bir gazeteci dahi, Türk Devlet Aklı’na tamamen aykırı ama bu topraklarda gerçekleşen en önemli şeye saldırırken süreç aktörlerinden birine postacı diyecek kadar komik duruma düşebilir, Sarıgül’e danışmanlık yapan Radikal yazarı ise daha seçimlerin ilk gününde HDP’nin adayının Öcalan’ın resmi önündeki fotoğrafını gösterip 1994 tipi bir ırkçılık sergileyerek HDP’yi açık hedef ve ”AKP’yi devirmenin önündeki tek engel” olarak lanse edebilir. Devlet aklının devlet partileri arasındaki geçirgenliği İdris Naim Şahin ve Cemaat’in akışkan hamleleri üzerinde de kendini göstermektedir.

    Dün Cemaat hesaplarından sızdırılan görüşmelere ilişkin yapılan dinleyen de bunları söyleyen de yayan da suçludur tadındaki açıklamalar, aslına bakılırsa cemaatin ve Türkiye’nin genel ortalamasının devletin geleceği söz konusu olduğunda usulen dahi olsa her daim bir adım geriye çekilerek hareket ettiğinin kanıtıdır.  AKP krizi ortaya çıktığından beri Feyzioğlu’dan Baykal’a rejimin mütemmim cüz aktörlerinin dönem dönem ön plana çıkarak AKP’ye yol yordam gösterme endişesi de bundandır. Devlet kendi devirdaimini sağlamak istemektedir.

    Devletin kendini kurtarma sürecinin tarafları bellidir. Sosyalistler, Anarşistler, Kürtler, Demokratlar ve onların bugün bu pis kavganın dışında ama kavganın aktörlerinin de tam karşısında kalarak kurdukları birliktelikler, yani devletin ta kendisine yöneltilen eleştiri bugünlere gelecekten baktığımızda alınacak en anlamlı pozisyondur. Bu bir da bir milyon oydan çok daha fazla şey ifade eder.

    Doğu Perinçek hapishaneden çıktığında TSK ve İP için bir ifade kullandı. Göreve hazırız. Türkiye solunun görevi devlet için değil halk için Doğu Perinçek’in, Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kemal Kılıçdaroğlu’nun durduğu sistem konumlanmalarının tam karşısında durmak ve devletin bekasının değil, halkların kardeşliğinin siyasetini yapmaktır. Müzakerenin barış için bir yöntem olduğunu; ama karşımızdakinin de devlet olduğunu her daim anımsayarak, taraflardan birine yaslanmayıp barışın ta kendisini mümkün kılan tek taraf olarak, halkların eşitçe yaşamasının, özgür olmasının tek kaynağ olarak siyaset yapmaktır.

    Fatih Tezcan ile Esat Ç. ve Enver Aysever ile Koray Çalışkan arasında sıkışmış bir siyasi iklim istemiyorsak, basıp geçmelerin, dinleyip tatmin olmaların ülkesini terk edip Gezi’den Newroz’a kendimize saygı ve güven duyduğumuz anların ruhuna sahip çıkmalıyız. Çünkü devrimci siyasetle de özgürlükle de bizim aramızdaki tek gerçek bağ meydanlardır. Kendi kaydını gizli tutmak konusunda becerisi olmayan bir devletin iç çatışmasının mezesi olmak değil. Sürecin kaderi, barış yapmak zorunda kalanların değil, barışı inşa edenlerin, halkların kaderi onları kredi borçlarına boğanların değil finansal kapitalizmin sırtına hançeri saplayacak olanların elindedir. Sokak da sandık da oradadır. Soru şudur: Devletten misiniz, halktan mı? Roboski’de katliama izin veren devlet aklına imza atanlardan mısınız, Roboski’de ölenlerden mi? Tekrar ve son kez: Direnmekte diretmeliyiz. Devlete, kapitalizme ve bütün pisliklerine!

    Görsel: State of Art – Herbstkind

    0 not
    Show the 0 notes
  • sarphanuzunoglu published a text post 6 ay önce
    HDP ya da ”Vardık, Varız, Var Olacağız!”

    Halkların Demokratik Partisi ve Barış ve Demokrasi Partisi, bir güç birliği olarak Türkiye’nin farklı noktalarında demokratik haklarını kullanıp ve siyasi parti kuranların da bağımsız, partisizlerin de kullanabileceği bir hakka dayanarak 30 Mart 2014 yerel seçimlerine katılacaklar. Bu, anayasa gibi değiştirilmesi teklif edilemez bir durum olmamakla birlikte seçimlere 7 gün kala, partiler tüm örgütlerini her anlamda demokratik siyaset çerçevesinde çalışmaya sevk etmişken, darbe, savaş gibi olağanüstü haller dışında gerçekleşmesinin önünde herhangi bir engel olmayan bir durum.

    Baktığımızda Halkların Demokratik Partisi, birçok parçası olan bir parti. Kürdistan’da seçime giren BDP gibi, HDP de demokratik ve yasal olarak kendine tanınmış bir hakkı kullanarak seçimlere giriyor. HDP’nin birçok parçası var. Demokrat, sosyalist örgütler ve en önemli parça olduğu herkesin malumu olan BDP, yani Kürt siyasal hareketi de HDP’nin parçaları. Bileşen demek pek benim kitabıma uymuyor. Zira HDP, halkların demokratik bir platformda, barış, eşitlik ve demokrasi gibi temel alanlarda ortaklaşması anlamına geliyor. Kendi tartışmalarını HDK üstünden de başka platformlarda da sürdüren bir alan.

    Buraya kadar çizdiğim tabloda göründüğü üzere Kürt siyasetinin devrimci/demokratik aktörleri Türkiye’de iki siyasal partinin çatısı altında demokratik bir süreçle, üstelik katılımcılığı hayatlarının en önemli parçalarından biri haline getirmiş bir gelenek olarak seçimlere katılma kararı aldılar. Bu kararın üzerinden, bilindiği üzere ciddi bir zaman dilimi geçmiş durumda.

    HDP ve BDP, her siyasal parti gibi seçimlerdeki propaganda çalışmaları için yatırımlar yaptılar, insan kaynaklarını seferber ettiler ve her şeyin ötesinde en önemlisi siyasal bir iddia ortaya attılar. Bu siyasal iddia, sistem partisi olmayan, geniş, çokluk (multitude) çerçevesiyle rahatlıkla okunabilecek bir profile olan bir siyaseti benimseyeceklerinin ve yerel seçimlerin bir geçiş süreci olarak değil bizzat bu siyasi iddianın kendini var edeceği bir alan olarak okunabileceği, HDP’nin siyasi tavrının ve Türkiye’ye dair görüşünün temsil edilip pratiğe geçirileceği ibr süreci işaret ediyordu.

    Barış ve Demokrasi Partisi’nin dayandığı geniş siyasal kökler İletişim Yayınları’ndan çıkan Sandıkla Meydan Okumak ve yine İletişim Yayınları’ndan çıkan Türkiye Siyasetinde Kürtler isimli çalışmalardan takip edilebilir. Ancak; burada bir not düşmek gerekir ki, BDP’nin dayandığı geniş siyasal kökler ve Türkiye’nin hatrı sayılır birçok sol örgütünün dayandığı siyasal kökler aynı şekilde Halkların Demokratik Partisi için de geçerlidir. Üstelik bu siyasal çerçeve Dağhan Irak tarafından dile getirilen alelacelelik ile değil, Halkların Demokratik Kongresi çerçevesinde çizilmiştir. HDK’nin çalışmaları nedir, ne değildir diye merak edenler varsa, çekinmeden http://www.halklarindemokratikkongresi.net adresini ziyaret edebilirler. Zira HDP’nin köklerini dayandırdığı HDK’nin HDP’nin kuruluşuna kadar geliştirdiği çalışmaların birçoğu bu web sitesinde görülebilmektedir. Elbette HDP’nin adaylarını belirleme ve tanıtma sürecinde sakıncaları olmuştur. Ama asgari olarak da olsa bir bilgi edinmek için, HDP İstanbul İl Başkanlığı’nın Youtube hesabı üzerinden HDP’nin İstanbul ilçelerindeki Eşbaşkan adaylarıyla yapılan röportajlara ulaşmanız mümkündür.

    HDP ile ilgili mevzubahis eleştiride en sık dile getirilen argümanlardan biri HDP’nin bu seçimlere hazır olmadığıdır. Elbette, bu eleştirinin haklı yanları vardır. Ancak, bu haklı yanlardan hiçbiri, Kürt siyasi hareketinin de temsil edilmesi ihtiyacını karşılamayı, Kürtler’in, Ermeniler’in, sosyalistlerin, demokratların, Çerkesler’in siyasal varoluş mücadelesinin yerel seçimler ekseninde sürmesi hedefini geri plana atacak kadar güçlü değildir. Hele ki mevzubahis eleştirinin sahibi Halkların Demokratik Partisi’nin parçalarının birindeki arkadaşlarına yoldaşlar, arkadaşlar diye bahsederken, HDP’ye yönelik eleştirinin adresinin bizzat HDP ailesi olduğu, HDP’nin böyle eleştirilere gösterilecek tahammülünün her zaman olduğu ortadadır. Buradaki asıl problem, yazının yayınlanması yahut yazının HDP’nin İstanbul BŞB’de aday çıkarmasını eleştirmek değil, açık bir biçimde Halkların Demokratik Partisi’nin kimleri temsil ettiğine dair sosyolojik ve politik bilgi konusundaki talihsiz eksikliktir.

    Bu eksikliğin en temel sebebi HDP’nin ve BDP’nin diğer sistem partilerinin aksine bir seçmeni olarak yazının da yazarının tahmin ettiği ve sanıyorum ki bildiği üzere seçimlere yönelik süreçte devlet baskısından nasibini daima alması, ilçe ve il bürolarına sık sık saldırılar düzenlenmesi, bunun da ötesinde her iki siyasetin de tarihsel olarak hedef olarak her yerde dillendirilmeleridir. Eğer bir problemden bahsedeceksek asıl problem Kürtler’in siyasal alandaki temsil edilme tasarruflarına yönelen devlet ve devlet aklı odaklı saldırılar olmalıdır. Zira HDP’nin bugüne kadar basılan, saldırılan büro sayısını saymaya ben usandım. HDP’nin adayı başta olmak üzere HDP’lilere yapılan tehditlerin, gladyo başta olmak üzere Türkiye’nin karanlık yüzlerinin HDP’nin var olma hakkına tecavüz etme konusundaki kararlılıklarının herhangi bir bahanesi yoktur. Buna gösterilebilecek tek gerekçenin adı faşizmdir. HDP’nin ve BDP’nin tıpkı sosyalistler gibi linç kültürü ile sınavları basit ve anlaşılır bir tarihe sahiptir. Akın Birdal’ın bedeni, Musa Anter’in bedeni bunun en bilindik tanıklarıdır. Birdal’ı televizyonda ya da gerçek hayatta her gördüğümüzde yüreğimizde saplanan kurşunun gerekçesi en çok da bu ülkede faşizmden hala hakkıyla hesap sorabiliyor konumda olamamak, bu kadar güçlenmiş olamamaktır.

    Güçlenmek kelimesi burada kendimizi var etme mücadelemizin anahtarıdır. Var olmadığımız bir yerde nasıl güçlenebilir, var olmadığımız bir dünyanın nasıl olup da parçası olabiliriz? Çok daha beter olanı şu ki, 21. Yüzyılın şartları içerisinde Kürtler’in demokratik siyasete katılım, üstelik demokratik Türkiye diyen bir katılım içerisinde olmaları alkışlanması gerekirken Fethiye’de ve Urla’da karşılanan saldırılara rağmen hala ve hala HDP’nin yalnızca Sarıgül’e alternatif bir parti olarak görülmesi sizce de ironik değil mi?

    Halkların Demokratik Partisi’ni diğer partilerden ayıran etmenlerin başında HDP’nin adının H harfini gerçek anlamda vermesi vardır. CHP’nin HDP’yle ittifak bize zarar verir diyen genel başkanı CHP’nin Halk kelimesinin hakkını verirken HDP halkların partisi olmak iddiasını taşır. Yanıbaşımızda Ermeni soykırımının 100. Yılı varken, Veli Küçük ve Doğu Perinçek salınmışken, Hrant’ın katilleri ve azmettiricileri sokaklarda fink atarken, Ermenileri katilleri olan partiye ve katliama göz yuman diğer partiye mahkum etmenin neresi stratejik ya da taktik bir zeka barındırır? Bu, adı belli bir şeydir. Ermeni’yi katilinin eline bırakmak ahlaksızlıktır. Bir yanda sivas katillerinin avukatları öte yanda Cumhuriyet’in kirli tarihine leke sürdürmeyenler, öte yanda yarım asırlık örgütlü faşistler. HDP-BDP bir alternatif olduğu kadar özgür bir yaşamın atar damarıdır da.

    Burada bitmiyor. Kürtler bu partinin en temel ve niceliksel olarak en büyük katkıyı sunan parçası. Dahası yerel yönetim tecrübesi olarak partiye inanılmaz büyük bir katkı sunduklarını da hepimiz biliyoruz. Bunu 3 yıl BDP’nin içerisinde çalışmış taze HDP’li bir TBMM çalışanı olarak rahatlıkla söyleyebilirim. Kürtler’den bu topraklarda öğrenecek bir şeyi olmayan yok.

    Halkların Demokratik Partisi adına konuşma yetkisini asla kendimde görmedim. Ancak HDP’den de asla benim adıma konuşmasını beklemedim. Zira HDP’yi HDP’yi terk etmemek için takip etmeyen, HDP’lileri takip etmeyen yazar için bir çıkmaz söz konusu: HDP’lileri takip etmeden, HDP’lileri tanımadan, HDP’lilerle aynı ortamda buluşmaya çekinerek HDP’li olunmaz. HDP madem hepimizin partisi, tüm HDP’lilerle ortak tartışmalara katılmalı, HDK başta olmak üzere tüm demokratik süreçlere katılarak belirleyici mekanizmaların tamamında aktif olunmalı. Çünkü HDP’ye oy vermekle devrimci siyasetin içerisinde olmak arasındaki fark buradadır. HDP’li olmak HDP’ye oy vermek fikrinden ibaret değil. Tıpkı devrimciliğin devrimci bir partiye oy vermekten ibaret olmaması gibi. HDP radikal demokrasi etrafında kendini inşa etmiş bir fikir. Bu fikirle kavga etmek yerine bu fikir üstünden kavga vermek HDK başta olmak üzere tüm demokratik mekanizmalara katılmak demokratik siyasetin gereğidir. Elbette her seçmen şahsi görüşünü dile getirmekte sonuna dek serbesttir. Ama Türkiye’de HDP kadar çok tartışmaya kendini açan, yeni siyasetin normlarıyla kendini dizayn eden bir parti daha gören varsa benim adıma o partiyi tebrik edebilir. Zira HDP, çok kültürcülüğü fazlasıyla aşmış, entelektüel ve siyasi bağlamda tartışmanın her daim diri olduğu, geçmişin kötü alışkanlıklarından sıyrılmış sayılı platformlardan biridir.

    Elbette bizim de hatalarımız olmuştur. Örneğin, hala bizi sadece CHP’ye vuran bir parti olarak tanımlayan bir seçmenimiz varsa bu öncelikle bizim hatamızdır. Zira 45 dakikalık konuşmanın 40 dakikasında AKP’yi yeren ve iktidar alternatifi olma iddiası olan bir partinin adayının bir başka rakibe söylediği her cümlenin küfür ve hakaretten sayıldığı bir ortamda hala ve hala söylemlerimizi HDP’ye yakın bir partinin kurumunda çalışan benim de eski bir arkadaşım olan ilgili makalenin yazarına ulaştıramadıysak bu bizim hatamızdır. Ben her ne kadar İstanbul BŞB Eşbaşkan adayımız Sırrı Süreyya Önder’in ana akımda izlenen kanallarda defalarca bu konuda görüşünü aktarmış olduğuna şahit olsam da yazının yazarı doğal olarak mevzuyu takip edememiş olabilir. Burada sorun elbette yazının yazarında değil, Türkiye’deki hakim medya sistemindedir. Kendisi de iletişimle ilgili bir kitap yazmış birinin adayımızın açıklamalarıyla ilgili daha detaylı bir araştırma yapması elbette iyi olabilirdi. Bir konuya daha açıklık getirmek istiyorum. O da şu: Yazının yazarı adımı kullanarak sürekli CHP’yle çatışma içerisinde olan demiş. Yazdığım yazıların tamamında AKP’ye karşı barikatı savunmak gerektiğini yazdım. AKP’li troll’ler tarafından hala gayrisiyasi bir tutum olarak gördüğüm basgeççilikle dahi itham edildim. Hareketi yakından tanıdığını iddia eden yazarın, böyle bir iddiada adımı geçirmesi, üstelik mevzubahis şahsın yazılarımı okumayıp beni de hiçbir sosyal ağda takip etmemesi sanıyorum ki şüpheye açıktır. HDP’ye oy verenlere CHP’ye oy ver çağrısı yapan onlarca insana hiçbir hakaret etmedim. Ancak açık bir pozisyonum vardı: Halkların Demokratik Partisi AKP’nin CHP’nin vs. değil açıkça toptan bu sistemin alternatifi olarak bu seçimlerdeydi ve var olmalıydı.

    HDP’nin şu an içinde olduğu savaş bir varoluş savaşıdır. Ortadoğu’nun içine sürüklenmekte olduğu mezhepsel ve ırksal savaşlar arasında mevzubahis olan bir barış partisi ve onun seçime katılma yönündeki kararıdır. Kürt hareketine oy vermek insanın illa ki Kürt hareketini anlamasını gerektirmez, iyi takip ettiği anlamına da gelmez. Kürt hareketi içerisinde barış ve süreç üzerine tartışma daimidir ve sürmektedir. Ancak Kürt hareketinin BDP ve HDP’nin, Rojava’nın, PYD’nin, PJAK’ın, PKK’nin ve tüm diğer Kürt örgütlenmelerinin var olma mücadelesi sorguya açık değildir.

    Kürtler tarihleri boyunca Türkler’den akıl alma konusunda en önemli tecrübe olarak kendi akıllarını inşa etme gereksinimini edinmişlerdir. Kürtler’in, tıpkı Ermeniler, Çerkesler ve Aleviler gibi kendi siyasi örgütlenmeleri üstünde karar verme hakları vardır. Bunun da dışında HDP’nin Belediye Başkanı adayı çıkarması, üstelik bu kadar sevilen birini çıkarmasının CHP’ye zarar göstereceğini düşünmek, HDP’nin seçim araştırmasına hakim olmamak bir yana dursun yaşadığı ülke konusunda bilgi sahibi olmamak anlamına da gelmektedir. Yapılan araştırmalar Kürtler açısından önemli seçeneklerin başında HDP-BDP ve AKP’nin geldiği CHP’nin çok gerilerden geldiğidir. CHP ve MHP çizgisi, Kürt olarak kendini tanımlayanların ne yazık ki ve mevcut politikalarına bakınca yazık ki doğal olarak kapsama alanı dışında kalmıştır.

    Seçim çalışmaları başladığından beri CHP’nin Kürtler konusunda attığı en önemli adım bazı saldırılara yönelik yayınladığı bildirilerdir. Ancak bu Kürtler açısından hiçbir sigorta işlevi görmemektedir. Kürtler, eşit yurttaşlık davası uğrunda can vermiş bir halk olarak, Kürt olarak tanınmak için kanı dökülmüş bir halk olarak, barış ve çözüm sürecinin devamına haklı olarak bel bağlamışlardır.

    Bu AKP ya da bir başka partiyle sınırlanamayacak kadar mühim, devletin AKP dışı kadroları tarafından da sonuna dek benimsenen bir tutumdur. Cumhuriyet Halk Partisi’nden de bu konuyla ilgili samimi bir tutum beklemek, Kürtler’in ve Kürtler’in yoldaşlarının en doğal hakkıdır. Ancak hiçbir Kürt’ün, özellikle de bir Türk’e, HDP’ye ya da BDP’ye neden oy verdiği konusunda hesap vermek gibi bir zorunluluğu yoktur.

    Zaten benim de bu yazıyı yazma sebebim HDP’de siyaset içerisinde olan bir Türkiyeli olarak bir başka Türkiyeli’ye cevap verme gereksinimdir. Kürt’e neden kendi siyasetini kendin yapıyorsun, iradeni 6 ok’tan birine teslim et demek de iradeni AKP’ye teslim et o teröristlere teslim etme demek de çok farklı şey değildir.

    Yıllarca AKP’li liberaller tarafından yapılan CHP eleştirisinin suyunda kayığımı sürecek değilim; ancak Kürt halkının politik seçimleri ile ilgili trendlere bakıldığında söylediklerim sosyolojik olarak kendini tescil edecektir.

    HDP kimse ile çatışmamıştır. Çatışmanın içerisinde şiddet vardır, saldırı vardır. HDP’nin hangi hareketinin içerisinde şiddet vardır, yapılmış hangi hatanın özeleştirisi yapılmamıştır? İlla ki çatıştığımız birini arıyorsanız, bu Kadir Topbaş’tır, Recep Tayyip Erdoğan’dır, onların görevlendirdiği polislerdir, Kürtler’den Sünni Türk yaratmak isteyen okullardır, 12 Eylül’dür, 12 Mart’tır, 28 Şubat’tır. Bugünlerde görülmektedir ki Kürtler ve barış süreci bir de gladyonun komplolarıyla zayıflatılmaya çalışılmaktadır.

    HDP ve BDP, herkes emin olsun ki bu ülkede söz konusu barış, demokrasi ve eşitlik olduğunda gemiyi en son terk edecek ikilidir. Ancak söz konusu iktidar mücadelesi olduğunda varlıklarını tehlikeye atacak, kendi oylarını birilerine ipotek edecek değillerdir.

    Kürt Mehmet Nöbete, Agop nöbete, bas geç vs. biçimlerde HDP’lileri sistemle mücadeleden sistem partilerine taktik ya da stratejik biçimde göbekten bağlanmaya çağırmak ne kadar siyasi bir tavırsızlık ve belirsizlik içeriyorsa, HDP’yi, BDP’yi ve Türkiye’deki demokratikleşmedeki rollerini ve dahi Kürt halkının mücadelesini de tanımamaktan ileri gelir. Ek olarak hatırlatmam gerekir ki LGBTİ ve kadın adaylar konusunda en ciddi aday oranı olan ve dahi kadın aklıyla yönetilen bu hareketin seçim alanının dışına davet edilirken özellikle de kadın eşbaşkan adayına yönelik ortaya koyulan itham ancak ve ancak özür ve özeleştiri gelmesi halinde kendini unutturabilir.

    HDP ve BDP vitrinin değil sokağın partileridir. Başta adını anmadan önce Google’da adını aratıp katıldığı eylemler ve rollerine gözatılması gereken Ahmet Saymadi olmak üzere gösterdiği tüm adaylar da Gezi Direnişi’nin de bu topraklarda kapitalizm ve totaliterizmle olan mücadelenin de birer parçasıdır. Bugün bu parti içerisinde mücadele edenler Kürtler’le yoldaşlık etmenin bedelini ödemeye hazırdırlar. Şu da kesindir ki HDP ve BDP’nin adayı olmak, içerisinde siyaset yapmak ciddi anlamda ve ne yazık ki bedel ödemeyi gerektirmektedir. HDP yazık ki aday belirleme konusunda, aday bulma konusunda ince eleyip sıkı dokurken bir yandan da bazı noktalarda ciddi sıkıntılar çekmiştir. KCK Operasyonları’nın DK operasyonunun gölgesinde siyaset yapmanın zorluğu ortadadır. HDP’li olmanın, BDP’li olmanın bedelleri ortadadır. HDP’nin CHP’yle vaktiyle ittifak için yaptığı çağrı, şehre karşı suç işlememiş aday prensibi de ortadadır. Sarıgül’ün şehirle ilgili geçmiş de ortadadır. Kılıçdaroğlu’nun tabanına yolladığı milliyetçi mesajlar da dahil olmak üzere hiçbir mesajı eleştiri konusu olmazken HDP’nin mesajlarının bu denli eleştiriye tabi tutulması da bir soru işaretidir.

    Burada aslolan, Kürtler’le yoldaşlık etmeyenlerin yoldaşlık etmeyip diğer partilere oy vermenin bedelini ödemeye hazır olup olmadıklarıdır. Kürt olmanın bu topraklardaki bedeli açıktır. Kürt gibi siyaset yapmanın beledi de açıktır. İnsanların HDP’de siyaset yapmaktan çekinmesi bir devlet politikası olduğu kadar Fethiye’den Urla’ya tabelamıza, büromuza saldıranların da dahil olduğu bir linç rejiminin sonucudur. Fethiyeliler’in kaldırın dediği tabelaya aday çıkarmayın demek, böyle bir linç rejiminde bu yazıyı yazmak var olma mücadelesine karşı bir cephe daha açmaktır, üstelik cephe içeriden açılmış gibi de durmamaktadır. Yanlış anlaşılmasın, buradan bir mağduriyet devşirilmemektedir. Burada çıkarılmak istenen iç savaşın ve Kürtler’e gidin diyenlere karşı Kürtler’in siyaset yapma özgürlüğünü koruma amacı vardır yalnızca. Kürt hareketi de HDP de kadın ve LGBTİ hareketleri konusundaki tavırları kesin olan hareketlerdir. Kadınlar bu hareketin garnitürü değildirler. Kimin garnitür olduğuna bakmak isteyenler yanlarında duranların, aynı noktadan ateş ettiklerinin yüzlerine bakıp, bu ülkede HDP’nin kimlerin hedefinde olduğunu tartmalıdırlar. Bir kadına garnitür demenin sola da entelektüel anlamda herhangi bir kaba da sığdırılabilir olmadığı ortadadır. Tekrar söylüyorum, Kürt hareketi Rojava’da verdiği cevabı malum yazının yazarına İstanbul’da da verecektir. Kadınların omuzlarında, kadınların dillerinde büyüyerek.

    Eş başkanımız Ertuğrul Kürkçü’nün sözleriyle bitirmek belki de en doğrusu olacak:

    HDP, çok zor bir zamanda halk iktidarını hedef alarak ortaya çıktı. İşte buradayız, vardık, varız, var olacağız. Ülkenin geleceği HDP’nin gösterdiği mücadeleye bağlıdır. Bir tarafta AKP, diğer tarafta da CHP var. Ama onların yolları çıkmazdır. Önümüzdeki tek seçenek HDP’dir. Önümüzde yerel seçimler bizim nasıl bir ülke istediğimizi ortaya koyacak. Yerel yönetimler ülkenin nasıl yönetileceğini ortaya koyacak. Biz halkın gerçek temsilcileri olacağız. Bu yerel seçimlerle birlikte merkezden atanan valiliğin ve kaymakamlığın kaldırılmasını istiyoruz. Kentin sorunlarını halk meclisleri çözecek. Yargı mekanizmasının Başbakan’ın elinden çıkmasını istiyoruz. Halkın kendi iradesini ortaya koymak istiyoruz.

    Ben Kürkçü’ye ek olarak tekrar söyleyeyim:
    Vardık, varız, var olacağız!

    Mevzubahis yazı: http://www.daghanirak.com/bir-hdp-secmeninden-bir-hdp-elestirisi/

    2 not
    Show the 2 notes